Bu hafta çok ilginç bir röportaj gerçekleştirdik. Sitemizi takip eden bir arkadaşımız, büyükannesinin hikayesini anlatmak istediğini söyledi. Bizi Bahçeköy’deki evine davet etti. Orman yolundan seyahat ederken, içimize çektiğimiz doğanın kokusu ile birlikte büyük bir heyecan da kaplamıştı hepimizi. Büyükanneden kalma eski eve vardık uzun bir yolculuktan sonra. Tek katlı, taştan bir ev karşıladı bizi. Bahçesinde şeftali, vişne ağaçları vardı. Evin en uzak köşesindeki kuyu, misafirlerine buz gibi suyunu vermek için hazır bekliyordu. Meral Hanım ve kızı Ayşegül Hanım bu evde yaşıyorlardı. Ayşegül Hanım 42 yaşında, eczacı. Bizim dinleyeceğimiz ise Meral Hanımın anneannesi Sermet Hanımın hikayesi.  Ayşegül Hanım bize hikayeyi anlatmayı kabul etti ancak yüzünün görünmesini istemedi. Bunun nedeni büyükannesinin yaşadıklarını sadece annesinin ve kendisinin bilmesi, diğer kardeşleri tarafından öğrenilmesini istememesiydi.

Büyükannem Selanik’te doğmuş. Çok varlıklı bir ailenin kızıymış. Evinde Fransızca dersleri alırmış. Annesi doğumda ölmüş. Birkaç sene sonra büyükbabam yeniden evlenmiş. Üvey anne büyütmüş onu. Ama üvey anne denmesini hiç istemezdi. Çok severmiş onu. Kendi kızı gibi bakmış büyükanneme.

Siz büyükannenizi tanıdınız mı?

Evet tanıdım. Öldüğünde 98 yaşındaydı. Anneannemle birlikte yaşıyorlardı. Bize bile bakıyordu.

Selanik’teki hayatından biraz bahseder misiniz?

Mürebbiyelerle büyümüş büyükannem. Çok zenginlermiş. 17 yaşında evlenmiş. Çok da severek evlenmiş. Bir çocukları olmuş. Sonra ikinci çocukları ama onu kaybetmişler. Nedenini bilmiyorum. 3 yaşındayken ölmüş. Büyükannem bundan sonra yaşadığı bütün acıların, evlat acısının yanında önemini yitirdiğini söylerdi. Günler geçmiş ve savaş başlamış. Çok sevdiği kocası Balkan harbinde savaşmak üzere gitmiş. Çok ağlamış büyükannem. 1 evlatla kalakalmış. Bir gün Selanik’teki Türklerle, Türkiye’deki Rumların yer değiştireceği, mübadele olacağı söylenmiş. Büyükannem evinin arka bahçesine gömmüş tencerelerini, bir gün geri gelir umuduyla. O kadar çok hikaye var ki buna benzer. İnsanlar doğdukları yerleri, bağlarını, bahçelerini, bütün anılarını bırakmak zorunda kalmışlar. Savaş o kadar zormuş ki. Yiyecek yemek bulamıyorlarmış. Bir gün Sırp askerler büyükannemin evini basmışlar ve ona tecavüz etmişler. Hem de küçücük bebeği yan odada uyurken. Bunu ailemizde kimse bilmez, sadece annem ve ben. Büyük acılar çekmiş. Gülcemal vapuruna bindirmişler büyükannemi. Aylar sürmüş Türkiye’ye gelmeleri. Üzerindeki kıyafet ve kucağındaki bebeğinden başka hiçbir şeyi yokmuş. Anneler ölen bebeklerini denize atmamak için emziriyor gibi yapıyorlarmış. Hastalık baş göstermiş. Aylarca o gemide kalmışlar. Önce Edirne’ye gelmişler, oradan da İstanbul’a. Büyükanneme oradaki mallarına karşılık Bahçeköy’de bir tarla ve köy meydanında iki katlı bu evi vermişler. Ama yokluk devam etmiş. Çocuğuna yedirecek ekmek bile bulamıyormuş savaş yüzünden. Tarlaya domates, salatalık ekmiş. Onları satarak para kazanıyormuş. Ama o günün şartlarında tek başına mücadele etmek o kadar zormuş ki. Kocasının öldüğünü düşünüyormuş. O çok sevdiği kocasının gelmeyeceğini sanmış. Köyden bir arkadaşı aracı olmuş ve büyükannemi aynı köyde yaşayan bir subayla evlendirmişler. Büyükannem evlenmeyi kabul etmiş çünkü başka yol bulamamış. Çocuğu açmış. Kızına da baba olacağını düşünmüş ama hiçbir şey umduğu gibi olmamış. Evlendikten 1 ay sonra aşık olduğu kocası geri gelmiş ve onu bulmuş. Köy meydanında dolaşan bir adam görmüş komşusu. Kimi aradığını sormuş. Bir akraba olduğunu ve Selanik’ten geldiğini söylemiş. Büyükannemin evini, yani şu an oturduğumuz evi göstermişler. Büyükbabamın kapıyı çaldığındaki kalbinin sesini ben şu an duyabiliyorum. Eminim. Büyükannem açmış kapıyı. Hani filmlerde olur ya, kızları da koşa koşa gelmiş kapıya. Büyükannem ağlamaya başlamış. “Tam ona sarılacakken kocam geldi” derdi. Asker kıyafetleriyle şu karşı köşeden görünmüş. Büyükannemi ağlarken görünce, hemen anlamış. Büyükbabam kızına yani anneanneme bile sarılamamış. Anneannemin üvey babası durumu anlayınca hemen “şu an seni vurmamı istemiyorsan çek git” demiş ve büyükannemle kızını içeri itmiş. İşte o gece ilk dayağını yemiş büyükannem. O geceden sonra da görmediği eziyet kalmamış. Büyükbabam ise günlerce mahallede beklemiş. Ama büyükannemi cama bile çıkartmamış kocası. Bir gece de, büyükannemden bile habersiz, birkaç gün önce tuttuğu eve taşınmışlar. Pendik’e. Büyükannem büyük aşkını bir daha hiç görmemiş. Anneannem genç kızken gazetelere ilan vermiş babasını bulmak için, ama olmamış. Subaydan hiç çocuğu olmamış. Anneannem 19 yaşına geldiğinde, büyükannemi yıllardır çektiği eziyetten kurtarmış ve buraya getirmiş. Boşanmışlar. “Yaşadıklarımın hepsini anlatsam, içinize hicran olur” derdi büyükannem. İşte böyle zor bir hayatı olmuş. Şimdi kendimize dert edindiklerimizi düşündükçe utanıyorum. Asıl o yıllarda insanlar çok çekmişler. Büyükannem 101 yaşında öldü. Gözlerine baktığınızda o hüznü görürdünüz. Cumhuriyet kadınıydı. İnsanları severdi. Mahalledeki bütün çocuklara akşamüstü hamur kızartır verirdi. Biz onu acılarıyla değil, insalığıyla hatırlıyoruz.

Bu haftaki röportajımız bizi çok etkiledi. Ayşegül Hanım, eski fotoğrafları gösterdiğinde, gerçekten de büyükannesinin gözlerindeki o hüzünle karşılaştık. Yaşadığı herşeye rağmen, hayat tutunmuş, başka hayatlara dokunmuş bu kadını saygı ve rahmetle anıyoruz.

 

 

Bir Yorum Yazın