Bugün Namus-Kadına Şiddetin İdeolojisi isimli kitabın yazarı Mehtap Hamzaoğlu ile görüşmek için yola çıktık. Kitap, Mehtap Hanım’ın yüksek lisans tezi. Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdikten sonra iş hayatına, aslında hiçbir zaman gönül bağı kuramadığı bankacılık sektöründe başlamış. Politika, tarih, sosyal ilişkiler, siyaset bilimi ve kadın hakları mücadelesi konularına ilgisi olduğunu söyleyen Mehtap Hamzaoğlu ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Neden böyle bir konuda kitap yazmaya karar verdiniz?

Lisans mezuniyetimin üzerinden epey süre geçtikten sonra geri dönüp yine yazmaktan ve okumaktan keyif aldığım bir konuda yüksek lisans yapmak istedim. Yapacağım tez çalışması da beni manevi olarak tatmin etmeli diye düşündüm. Çünkü yaşamak sadece nefes alıp dünyadan geçip gitmek değil. İnsanoğlu yaşadığı süre içerisinde bir yerlerde, birilerinin hayatına dokunmuş olmalı. Hayata gelişimizi ve yaşamayı, temel ihtiyaçların dışında daha anlamlı kılmamız gerektiğine inanıyorum. Bu benim için önemliydi. Belki bu yüzden kendimi bildim bileli toplumsal ve siyasal olaylara karşı ilgi duyarım. Haksızlık olduğunu düşündüğüm konularda kayıtsız kalamıyorum. Hayatta kendimi bildim bileli etrafımda gördüğüm en büyük adaletsizlik ve eşitsizlik de kadınlara yapılan kötü muamele. Sorumluluk sadece haberleri okuyup “vah vah” demek değildir. Daha elle tutulur bir şey yapmak gerektiğini düşünürüm. O yüzden tez konusu olarak ‘’Namus’’ ve ‘’Kadına Şiddet’’ konusunu seçtim.

Çalışmanın birinci ve ikinci bölümünde erkeğin kadına tahakkümü ile buna yaslanan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tarihsel arka planını ortaya koymak istedim. Günümüzdeki kadın cinayetlerine kadar varan erkek egemen yapının kadını nasıl özel mülkiyet konusuna dönüştürdüğü, eril iktidar tarafından üretilip nesiller boyunca aktarılan namus olgusunun erkeklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal çıkarları için nasıl kullanıldığını inceledim. Üçüncü bölümde de ülkemizde işlenmiş sekiz ‘’namus cinayeti’ vakasını, hukuksal ve sosyolojik açıdan ele aldım ve bu örnekler üzerinden yargı boyutunu inceledim.

Namus kadın üzerinde baskı kurma aracı mıdır?

Evet kesinlikle. Namus olgusu toplumsal anlamda bir kurucu yasadır. Sosyo-ekonomik yaşamı ve oradan da siyasal yaşamı düzenleyecek kadar güçlü bir kurucu yasa işlevi görmüştür, hala görmektedir. Bunu günlük hayatımızda gözlemek mümkündür. Bizler farkında olmadan yaşantımızı namus olgusunun belirlediği normlara, kurallara göre yaşıyoruz. Sokakta nasıl yürüyeceğimizi, nasıl konuşacağımızı, nasıl giyineceğimizi, nasıl oturup kalkacağımızı bu kavram belirliyor. Bunlar kültürel olarak kabul ettiğimiz namus olgusunun dayattığı ahlaki kurallardır. Peki, bu kavram nasıl ortaya çıktı? Tüm insanlık tarihi boyunca hep var mıydı? Toplumun ilk oluşumuna baktığımızda avcı-toplayıcı toplumda baskı yok. Kadın ve erkek eşit. İnsan topluluklarının zaman içinde yerleşik yaşama geçip tarımsal üretime başlamasıyla birlikte kadının rolü ve konumu da değişiyor. Eşitsizlik başlıyor. Tarımsal üretimle birlikte ortaya çıkan ürün fazlasının yarattığı özel mülkiyet nedeniyle eşitsizlik başlıyor. Tarımsal üretim, kabileler arası savaş ve erkeklerin üretim araçlarına hakimiyeti nedeniyle anaerkil toplum tipinden ataerkil toplum biçimine geçilmiştir. Erkeğin öne çıkması fiziksel güç ile alakalı değil. Bu dönemde kadın da erkeğe benzer fiziksel özellikler sergiliyor. Ancak kadın doğurgan bir canlı olduğu için kucağında bebeğiyle savaşa katılması düşünülemezdi. Erkeğin bir adım öne çıkması onu kahraman-savaşçı konumuna yükseltirken, kadın ikinci planda kaldı. Bu aşamadan sonra ekonomik, sosyal ve politik gücü ele geçiren erkek, kadını egemenliği altına almaya başlamıştır. Kadın bedeninin cinsel denetimi de bu aşamadan sonra başlamıştır. Modern topluma gelirken de bu süreç bu şekilde evrilmiştir. Kadın bedeni iki yönden ekonomik değer taşıyor. Birincisi doğurgan olduğu için iş gücüne eleman temin ediyor, ikincisi ise doğurduğu çocuklar üzerinden erkeğin servetinin doğru soya aktarılmasını sağlıyor. Kadının doğurganlığı işgücü üretmesi nedeniyle evlilik aşamasında, karşılığında ekonomik değer alınan bir meta haline dönüştürüyor onu. Bugün başlık parası olarak bildiğimiz geleneğin tarihteki başlangıcı ‘’sığır evliliği’’dir. Gelin alan aile, kızın karşılığında ailesine belli sayıda sığır vermek zorundaydı. Bu gelenek günümüzde başlık parası, süt parası gibi isimlerle halen karşımıza çıkıyor. Bu, kadını erkeğin mülkü haline getiren bir olgudur. Sığır karşılığında kızını gelin vermek. Başlık parasının da anlamı budur. Kızın bir ekonomik değer taşıması ve karşılığını babasının alması. Çünkü baba ailenin sahibidir. Aile babanın mülküdür. Buna ataerkil döneme geçişten sonra “Roma tipi aile” adı verilmiştir. Roma tipi ailede baba; eşlerinin, çocuklarının, kölelerinin ve hayvanlarının sahibidir. Onları korumak gibi öldürmek yetkisi de vardır. Kız çocuğunu istediği aileye, alacağı maddi imkan karşılığı verebilir, onu cezalandırabilir ve hatta öldürebilir. Kadın, çocuk ve hayvan babanın malıdır. Bugün yaşadığımız toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökeninde kadının bu kadar ağır şekilde erkek tahakkümü altına sokulmuş olması yatar.

Kadının, erkeğin servetinin aktarılma aracı da olduğunu söyledik. Erkek, çocuğun kendi soyundan olduğundan emin olmak istiyor. Bu nedenle kadın bedenini cinsel denetim altına almış. Burada da kadın bedenini denetleme aracı olarak namus kavramı ortaya çıkıyor. Kız çocukları cinsel saflıklarını koruma, erkek çocuklar da bunu denetleme öğretisiyle yetiştirilmektedir. Kadın namusun taşıyıcısı, erkekler de kadının cinsel saflığının korunmasından kaynaklı şerefin taşıyıcısıdır. Şerefi zedelenen erkek, saflığını koruyamayan veya korumayan kişiyi cezalandırma yetkisine sahip oluyor. Günümüze kadar gelen bu kavram ve anlayış, kadının en temel hakkı olan yaşam hakkını elinden alacak kadar vahşi şekilde karşımıza çıkıyor ve ‘’namus cinayeti’ olarak adlandırılıyor.

Namusu salt, ahlaki ya da biyolojik bir kavram olarak inceleyemeyiz. Namus, erkeğin sosyal ve politik çıkarlarına hizmet eden bir kavramdır. ‘’Namus cinayeti’’ kavramı da doğru bir isimlendirme değildir. Toplumda bu şekilde adlandırıldığı için böyle söylüyoruz ama bunlar sadece cinayettir. Namus cinayeti denilince cinayete gerekçe oluşturmuş, hafifletmiş oluyoruz. Çocuk gelin ifadesinde olduğu gibi. Oysa çocuktan gelin olmaz. Çocuk çocuktur.

Şunu söyleyebiliriz; Marx ve Engels hep sınıf çatışmasından bahsetmiş ve insanlığın en büyük sorununu sınıf çatışması olarak belirtmişlerdir. Ancak feminist yazarlar şunu söylüyor; insanlık tarihinin en büyük çatışması sınıf çatışması değil, cinsler arası çatışmadır. Bu, tarihinin en eski ve acımasız çatışmasıdır.

Toplumların cinsiyeti olur mu?

Evet. Cinsiyeti var ve toplum erildir maalesef. Feminist literatürde erkek otoritesine dayalı toplumsal yapıyı anlatan Latince’deki baba sözcüğünden türetilen ‘’Patriyarka’’ terimi kullanılıyor. Türkçe karşılığını ataerkillik veya eril olarak tanımlıyoruz. Eril iktidar, iktidarda sadece erkeklerin olması anlamına gelmiyor. Yani seçilmiş liderin kadın olması, eril toplum yapısını değiştirmiyor. Toplumun, bizi yöneten bütün kurallara ve değerlere bakıldığında aslında erkek yanlı ve erkek değer yargılarına göre oluşturulduğunu görüyoruz. Bu eril iktidar, toplumların gelişmişlik düzeylerine ve kültürlere göre değişiklik göstermekle birlikte bütün kültürlerde mevcut. Masallarda bile aynı kültür var. Toplum bizi bu şekilde kodluyor. Hakaretler, küfürler bile kadın üzerinden yapılıyor. O şekilde kurgulanıyoruz. Tüm masallarda mağdur ve kurtarılmayı bekleyen bir prenses ve onu kurtaran gelmesi beklenen kahraman bir prens var. Zihniyet devrimi olması için bütün bunların değişmesi gerekiyor. Ben kendime bakıyorum. Kitabı yazdım, evet, ama uygulamadaki sonuç? Maalesef üzücü çünkü o kodlarla çevrelenmişim. Giyindiğim zaman yakamı bağrımı çekiştiriyorum. Önce kendimizi bu konularda bilinçlendirerek sonra etrafımızı bilinçlendirebiliriz. Bu çalışma süresi benim için bir eğitim süreciydi. Öğrendiklerimi etrafıma aktarıyorum tıpkı bir zincir gibi. Bu şekilde zihin devrimini gerçekleştirebiliriz.

Neden erkek kadına şiddet uyguluyor?

Dediğim gibi kadını denetlemenin en kolay yolu bedenin üzerinden kısıtlamalar üreterek onu denetim altına almaya çalışmaktadır. Toplumu namus olgusu yapılandırır ve yönetir. Bu yapı erkek yanlı bir yapıdır. Toplumsal yapı buna göre kurulur. Kamusal alanda erkek özgür, kadın kısıtlıdır.  Kadını özel alan dediğimiz ev içine hapseder, erkeğe serbestlik ve denetim hakkı tanır. Yasalar da bu ölçüye göre oluşturulmuştur. Toplumun genelinde namus cinayetlerine karşı bir sessizlik var. Bunu haklı gören bir kabul var. Bu yüzden erkeğin şiddet uygulaması normal karşılanıyor. Ortada bir cinayet olsa bile namusumu temizledim diyerek fail itibar kazanıyor. Şiddet ve namus ikili olarak değerlendiriliyor. İşin içinde namus varsa şiddet meşru görülüyor. Kadının toplumsal cinsiyet kimliği algısına aykırı olarak değerlendirilen davranışları nedeniyle, erkek şerefini yitirmiş kabul ediliyor ve kadını öldürmesi normal karşılanıyor.

Kadın cinayetlerinin istatistiklerine yer vermişsiniz ne düşünüyorsunuz bunlarla ilgili?

Çok acı. Bunlar sadece basına yansıyanlar veya tespit edilebilenler. Rakamlar çok daha üzerindedir. Tez sırasında bu konuyla ilgili resmi kurumların verileri veya çalışmalarında neler var diye baktığımda çok bilgi yok aslında. Sadece Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2006 yılında yayınladığı bir çalışma var; TBMM araştırma Komisyonu Raporu. Töre ve namus cinayetleri ile kadına ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılması amacıyla kurulan TBMM araştırma Komisyonu’na ait verilerde 2000-2005 yılları arasında işlenen kadın cinayetlerine ilişkin tespitler ve rakamlar var. Bunlar ilk resmi veriler ama devlet bunları sadece adli vaka olarak görmüş. Münevver Karabulut cinayetinden sonra kurulan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çalışmaları ve çabası sonucu cinayet rakamları artık tutulmaya başlandı. Konunun sadece adli vaka olarak değerlendirilmekten öte toplumsal bir sorun olduğu tüm topluma gösterildi bu sayede. Geçtiğimiz yıl ilk defa Polis Akademisi, kadın cinayetleri ile ilgili olarak 2016-2017-2018 verilerine ilişkin resmi bir rapor yayınlandı. Umarım bu veriler resmi olarak düzenli şekilde raporlaştırılır. Çünkü mücadelenin ilk adımı gerçeği kabul etmektir.  2009 yılında 109 kadın öldürülmüştü, 2018 yılında 440 kadın öldürüldü. Bu yıl daha ilk dört ayda 137 kadın öldürüldü. Rakamlara baktığımızda her yıl artıyor ne yazık ki.

Dünyadaki kadın eşitliğinden bahseder misiniz?

18. yy. sonu ve 19. yy. başlarında dünyada kadınların mücadelesine tanık olmaya başlıyoruz aslında. İlk olarak 1789 Fransız Devrimi’ne bakabiliriz. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de eşitlik, eşit yurttaş vurgusu var ama oradaki yurttaş vurgusuna; aslında erkeğe yapılan bir vurgu olduğu, kadını dışında tuttuğu, bu nedenle de evrensel olmadığı yönünde eleştiriler getiriliyor. Bildirgedeki tarafsız yaklaşım, insan kavramıyla erkek cinsini özdeşleştirmiştir. Buna itiraz geldiğinde de onlara iki tane örnekten bahsedebiliriz. O dönemde Fransız Devrimi’nde etkin rol alan, insan hakları mücadelesinde etkili iki entelektüel kadın var; Olympe de Gouges ve Madama De Rolland. Bu iki isim itiraz etmişler. “Bu bildirin sadece erkeklerin haklarını savunuyor, biz de kadın olarak bu toplumdayız, kadınlara da eşit haklar istiyoruz” demişler. Tam da bu noktada, getirilen eleştirinin ne kadar haklı olduğunu görüyoruz. Çünkü o devrimci mahkemeler ikisini de kötülük kaynağı olarak görüp giyotine gönderiyor, idam ediliyorlar ve daha da acı olanı dönemin gazetelerinde bu iki kadının idam edilmesi, kadınlara büyük ders olduğu şeklinde savunuluyor. Gazete haberlerinde ‘’siyaset yapmak istedi, anne rolünü, kadın rolünü unuttu, doğasının üzerine çıkmak istedi, cinsine yakışan erdemi unuttu ve giyotin ona cezasını verdi’’ şeklinde haberleştiriliyor. Bu cezalar bildirgeye yapılan ‘’erkek yanlı’’ eleştirilerini de haklı çıkartmış oluyor.

Avrupa’da Sanayi Devrimi feminist hareketlerin ortaya çıkmasında önemli bir etkendir aslında. Çünkü kadınlar evin dışına çıkıp çalışma hayatına katılmaya başlamıştır. Kadınlar 18. yüzyıldan itibaren yaşadıkları eşitsizliği fark ediyorlar ve bunun doğal bir süreç değil toplumsal ve kültürel bir eşitsizlik olduğunu kavrayıp mücadele etmeye başlıyorlar.  Ancak ilk yıllardaki mücadele insan hakları dışında daha çok çalışma hakkı, oy hakkı, eşit iş eşit ücret hakkı, evin dışına çıkabilme, çocuklar üzerimde velayet hakkı gibi konularda eşitlik mücadelesi söz konusuydu. Napolyon ‘’Yurttaşlar Yasası’nda kadını; reşit olmayan çocuklar, kısıtlılar ve deliler ile aynı kategoride değerlendiriyor. 19. yüzyılın ortalarına kadar kadınlar, kocalarının ve babalarının mülkü sayılıyor mesela. Tarih kadını görmüyor aslında.

Kadınlar fark ediyor ki bizim aslında toplumda yaşadığımız eşitsizlik doğanın bir gereği değil, toplum düzeni tarafından oluşturulmuş ve bize ezberletilen değerlerdir. Simone de Beauvoir’in ‘’kadın doğulmaz kadın yapılır’’ sözü bu durumu çok güzel ifade ediliyor. Yıllar içerisinde kadın mücadelesi toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları mücadelesine evrilmiştir. Bugünkü anlamıyla insan hakları kavramı Birleşmiş Milletler’in belgelerinde görülmeye başlanıyor. İnsan haklarının temel belgesini oluşturan 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesine getirilen kadını dışladığı eleştirisi dikkate alınarak hazırlanmıştır. Ancak bu belge de aynı eleştiriden kurtulamamıştır.

Kadınlar 19. ve 20. yüzyılda yapılan mücadeleler ile sonuç almaya başlamışlardır. 1970’leden sonra yeni feminizm akımı başlamıştır. Bu akımla birlikte cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı adaletsizlik ve haksızlıklar konusunda toplumsal bilinçlenme artmıştır. Duyarlılıklar artmıştır. Bunların sonucu olarak örneğin İngiltere’de eşit işe eşit ücret yasası 1970’te, cinsiyet ayrımcılığına karşı yasa 1975 çıkartılıyor.

Bu mücadeleler sonucunda BM kadınlara ilişkin özel bir sözleşme düzenlemiştir. 1979 yılında CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) kabul edilmiştir. Bu belgede ilk defa uluslararası bir belgede toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadının insan hakkı ihlali olarak geçiyor.

Türkiye de kadın eşitsizliğinden bahseder misiniz?

1985 de Türkiye CEDAW’i imzalamıştır. Kadınlar için çok önemli bir belge ama en çok çekince konan insan hakları belgesi olma özelliği de var. Türkiye, yasalarındaki kadın –erkek eşitliğine aykırı maddeleri düzelteceğini taahhüt ederek belgeyi imzalıyor. Özellikle Ortadoğu ülkeleri ve Afrika ülkeleri çok fazla çekince koymuş bu belgeye. Toplumsal yaşantımız, dini inancımız, örf ve adetlerimiz bu belgeyi kabul etmeye uygun değil gibi bir çekinceleri var. Aslında bu bir bahane. Eril dediğimiz kadın sömürüsüne dayanan toplumsal düzeni değiştirmek istemiyorlar. Türkiye böyle bir çekince koymamış. Tam tersi yasalarını bu sözleşme çerçevesinde düzenlemeyi kabul etmiş. Cinsiyet eşitliğini sağlamak için çerçeve yasalar çıkartmayı taahhüt etmiş.

BM’nin Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı’nı çekince koymadan imzalamıştır. Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda değişikliğe gidilmiştir.4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile şiddete uğrayan veya uğrama ihtimali olan kadınların koruma emri çıkartabilmeleri gibi olumlu adımlar atılmıştır. Türk Medeni Kanunu’nda yapılan değişiklikler elbette yeterli olmamıştır. CEDAW’ dan sonra iç hukukun tümünde uyum düzenlemeleri yapılması gerekmiştir. CEDAW gibi taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler, AB uyum yasaları ve Türkiye’ deki kadın hareketlerinin çabaları sonucunda TCK değiştirilmiştir. 5237 sayılı yeni TCK 2006’ da yürürlüğe girmiştir. Bu sayede cinsel suçlar kişilere karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Töre saikiyle kasten öldürme suçu, kasten öldürme suçunun nitelikli hali kabul edilmiş ve cezası ağırlaştırılmıştır. Bu sayede haksız tahrik indirimlerinin önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak mahkemelerde görülen davalarda töre saikiyle işlendiğinin kanıtlanmadığı durumlarda halen kadın cinayetlerinde haksız tahrik ve iyi hal indirimlerinin halen uygulandığını açıkça görüyoruz.

Özellikle 2012 yılında Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı Kanun’un kabul edilmesi çok önemlidir. Bugün kadınların en önemli güvencelerinden birisidir. Ancak bu koruma kanununun da etkin uygulanmadığını görüyoruz. Bu yasa etkin uygulanmış olsaydı bugün birçok kadın kardeşimiz halen yaşıyor olacaktı. Bunu bilmek çok üzücü maalesef.

Bugün biz kadınların en önemli dayanağı olarak sayabileceğimiz bir diğer belge ise 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’dir (Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi). Kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığı olan ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşmenin dört ilkesi öne çıkıyor;

  1. Önleme: Sözleşme devletlere şiddete karşı önce önleyici toplumu yarat diyor. Şiddet ortaya çıkmaya cesaret edemesin. Eşitlik şiddetin panzehridir. Eşitliği sağla ki şiddet yer bulamasın toplumda.
  2. Koruma: Şiddet ortaya çıktıysa kolluk kuvvetleri ile etkin bir koruma sağla. Burada 6284 sayılı yasanın etkin uygulanması gerekiyor.
  3. Kovuşturma: bir suç oluştuysa eğer etkin ve adil bir kovuşturma ile bu mağduriyeti gider, adaleti sağla diyor. Burada hemen kadın cinayeti faillerinin aldığı indirimler, parkta, otobüste şiddet uygulayan erkeklerin serbest bırakılması ve Şule Çet davasında olduğu gibi mahkemelerde faillerin değil, cinayete kurban giden kadının yaşantısının yargılanması gibi yaşadığımız örnekler geliyor aklımıza. Demek ki koruma önlemi yeterli olmadığı gibi kovuşturma kısmında da daha yapılması gereken çok iş ve alınması gereken yok var demektir.
  4. Politika: Şiddete sıfır tolerans gösteren politik bir irade ortaya konulması gerekiyor.

Kısacası yasaları çıkartmak yeterli olmuyor. Bu yasaların ruhuna uygun uygulanması için adaleti dağıtanların zihniyet dönüşümü gerekiyor. Bu da toplum olarak genel bir zihniyet devrimini gerektiriyor.

Şimdi şöyle bir şey de var, Kadir Has Üniversitesi’nin Toplumsal Kadın Araştırmaları Merkezi var. O araştırmaların sonuçlarında neler olduğuna bakıyorum. Bu 2019 araştırmasında, kadına bakış, toplumsal cinsiyet eşitliğine bakış ile ilgili bir araştırma var. Orada katılımcılar kadınların hayatlarındaki en önemli sorun olarak %64 ile birinci sıraya şiddeti koymuşlar. Ayrıca kadınların boşanmayla ilgili eğitim seviyeleri arttıkça, şiddetli boşanma gerekçesi olarak görme oranları artıyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe kadın diyor ki “Ben ailede şiddet görüyorsam bir şekilde bu benim için, boşanmak için bir gerekçedir”. Ama eğitim seviyesi düştükçe bu gerekçe daha az seviyelere iniyor. Şimdi burada kendi kendine yetebilirdik, kendi ayakları üzerinde durabilme durumu var. Eğitim seviyesi düşük olan kadın şiddetten ne kadar şikayet etse de kendi ayakları üzerinde duramadığı için o erkeğe muhtaç hale geliyor.

Benim yakın zamanda gördüğüm bir örnekte, kadın bebeğini alıp kız kardeşinin evine gelmek zorunda kalmış. Kadın ile konuştuğumda kadının hikayesinin aslında çok bildik bir hikaye olduğunu gördüm. Kadın evde sürekli şiddet görmüş ve “Şiddetten siz mi kaçtınız?” dediğimde, “Hayır” dedi. Kocası evi terk etmiş. “Sıkıldı ve gitti” dedi. Kadın şiddet görmesine rağmen evi terk edemiyor. Çünkü kucağında iki buçuk yaşında çocuğu var. Çocuğu bırakacak kimsesi olmadığından çalışamıyor ve hayatı boyunca da hiç çalışmamış, eğitimi yok. Bu durumda şiddet görse de erkek geri gelsin diye dua ediyor. Birkaç gün önce sosyal medyada fotoğraflarını gördüm; eşi ve çocuğuyla pikniğe gitmişler, çok mutlu görünüyorlar. Yani o evin içinde şiddet aynen yaşanmaya devam edecek. Bu yüzden kız çocuklarının okutulmasına, eğitimlerine çok daha fazla önem verilmesi gerekiyor. Hani o Mehmet Aslantuğ’nun söylediği çok güzel bir söz vardı televizyonda; ‘’Hiçbir kadın, bir erkeğin vicdanına mahkum kalmasın’’ diye.

Ülkemiz şartlarında bu ne kadar mümkün peki? Bugün ülkemizde çalışabilir erişkin kadın nüfusu yaklaşık 25 milyon. 11 milyon kadın iş aramadığı için iş gücünün dışında sayılıyor. Yani bir erkeğe bağımlı yaşıyor. Geri kalan 14 milyon kadının ise sadece %34’ü istihdam ediliyor.  20 milyon kadın ne işte ne okulda maalesef. Hiçbir erkeğin cüzdanına, kredi kartına, onun yaşantısına ve onun vicdanına mahkum kalmadan yaşayabilmek, aslında bütün çabamız olmalı.

Kadınların şiddet gördükten sonra fotoğraflarını sosyal medyada yayınladıklarını görüyoruz artık. Galiba sessiz kalmamanın önemli olduğunu anladık ve sosyal medya işimize bu noktada gerçekten yarayacak, diye düşünüyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii ki, çok önemli. Bir slogan var son dönemde çok anlamlı; “asla yalnız yürümeyeceksiniz’’ diye. Kadına eskiden öğretilen neydi? Aile içinde olan aile içinde kalır. Aman kimse duymasın, kol kırılır yen içinde kalır. Kadın bu söylem ile yetiştiriliyordu. Fakat son yıllarda bunun tam tersi yapılıyor. Artık slogan değişti; ‘’Sen değil o utansın, utanılacak şeyi yapan o, sen değilsin’’ diyoruz. İşte o nedenle toplumda kabul görmüş sanatçıların, ünlü kişilerin, dışarıdan güçlü olarak gördüğümüz kadınların yaşadıkları şiddeti, tacizi açıklamaları diğer kadınları da cesaretlendiriyor. “Evet, saklayacak bir şeyim yok, suçlu olan ben değilim” diyerek yaşadıklarını açıklayabiliyor, haklarını arayabiliyorlar. O yüzden insanlar cesaretle paylaşmalılar. Çünkü o ahlaksızlıkları ifşa ettikçe utandıracağız. Toplumsal kabullerimizi değiştirme meselesi var bir de. Şiddet uygulayanları utandırarak, onu ayıplayarak, onun hata yaptığını yüzüne vurarak, onu dışlayarak bir şekilde önlem alacağız. Bu bilinç değişimi ile toplumsal kabullerimizin değişebileceğini düşünüyorum.

“Bir kadını itibarsızlaştırmak istiyorsanız en güzel şey, onu cadaloz olarak aşağılamaktır” diyor bir hocam. Ülkemizdeki kadın hakları mücadelesi verenler için de bu yapılıyor. Bir “Panter Emel” yakıştırması vardır biliyorsunuz. Ülkemizde de feminizme karşı bir ön yargı var. Feminizm kelimesi geçtiği zaman erkek düşmanlığı akla geliyor. Feminist denildiği zaman da aile kurumuna karşı, anneliği dışlayan, küçümseyen, belki cinsel tercihleri farklı insanlar akla geliyor. Mesela Panter Emel diyerek onu itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Bu isim ve tanımlama, onun hayvanlar için verdiği haklı mücadeleyi gölgeledi. Feminist mücadele veren insanlar için de erkek düşmanı, lezbiyen, aile kuramamış kadın gibi yakıştırmalarla etkisizleştiriliyorlar. Türkiye’deki feminizm kavramı neler çağrıştırıyor diye yapılan bir araştırma da vardı hatta. Karşılığı çok olumsuz maalesef. Oysaki bu kadın hakları meselesi değil, bir insan hakları mücadelesidir. İnsanlara bunu anlatmak lazım. O yüzden bu eşitlik mücadelesi sadece kadınların değil, gerçekten demokrasiye ve eşitliğe inanan erkeklerin de mücadelesi olmalı. Bu nedenle erkeklerin kurduğu ve yönetiminde çoğunlukla erkeklerin olduğu “Yanındayız” Derneği mesela çok kıymetli. Türkiye’de saygınlığı olan çok değerli gazeteciler, iş insanları, üst düzey yönetici ve akademisyenlerden oluşuyor dernek. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak için etkin bir mücadele veriyorlar, bunu çok önemsiyorum ben.

Son söz olarak Michelle Obama’nın yazdığı ‘”Benim Hikayem” kitabındaki güzel bir tespiti söylemek istiyorum; “Anlamlı toplumsal değişiklikler yalnızca alt katmandakilerin çabalarıyla meydana gelmez. Hükümetlerin gerçekleştirecekleri güçlü politikalar da gereklidir’’. İstanbul Sözleşmesinin ‘’Politika’’ başlığında vurguladığı gibi. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği sosyo-politik bir sorundur.

 

 

Bir Yorum Yazın