Yağmurlu bir İstanbul sabahı, kadınlarımızın seslerini duyurmak için başladığımız bu projenin ilk röportajını yapmak üzere Üsküdar’dan yola çıktık. Hikayesini dinleyeceğimiz genç bir kadındı. 25 yaşında. Kahverengi gözleri dolu doluydu sözlerine başlarken. “Babam” deyiverdi sadece…

Hikayeniz nasıl başladı?

Annemi para karşılığında 15 yaşında babamla evlendirmişler. 16 yaşında beni doğurmuş. Ben annemi yaşadığımız evin içinde hiç hatırlamıyorum. Erkek kardeşimle aramızda 4 yaş var. Onu doğurduktan sonra terk etmiş bizi. Annem gittikten sonra babamın ilk eşi geri geldi. Üvey anne yani. Bu dönem babam rahatsızlandı, üvey annem de bize bakamadı. Kardeşimle beni yurda gönderdiler. İşte benim hikayem böyle başladı.

Yurtta hayat nasıldı?

Çok boş hissettim. Yabancı bir yerdi, tanımadığım. Her akşam, çocuklar uyurken camdan arabalara bakar, babamın gelip beni almasını beklerdim. Gelmedi. Sonra alıştım tabii. Uzun süre çok yalnız hissettim, sessiz bir çocuk oldum, kendi halimde. Çok konuşmazdım. Okula başladım. Okulda hep anneleri alırdı çocukları. Ben çok üzülürdüm, sessizce ağlardım. Sonra beni başka bir yuvaya gönderdiler. Orada toparladım biraz. Daha küçük bir yuvaydı, öğretmenlerimiz daha ilgiliydi, gönüllüler çoktu. Ben açıkçası gönüllüler sayesinde toparlandım, aile şefkatini onlarda buldum. Bana kendimi ayrıcalıklı hissettiriyorlardı. Yuvadaki bakıcılar herkese aynı davranıyorlardı ama gönüllüler bizim için çok önemliydi.

Peki bu sırada babanızdan haber aldınız mı? Sizi görmeye gelmedi mi?

Babam iyileştikten sonra beni hafta sonları eve almaya başladı. İki katlı bir evimiz vardı. Üst katta babaannem oturuyordu. Babam bana çok iyi davranıyordu, bana çok düşkün olduğunu düşünüyordum.  4. sınıfta, herhalde 10 yaşlarındaydım, bazı şeyler fark etmeye başladım. Eve kız arkadaşlarım geldiğinde babam “ne güzel arkadaşların var senin” diyordu. Birlikte film izliyorduk. “Filmlerde göstermiyorlar ama Amerika’da kızlar babalarıyla dudak dudağa öpüşüyorlar” diyordu. Çok küçüktüm. Zaman geçtikçe sadece sözle kalmadı, bana dokunmaya başladı. Bir şeyler hissediyordum ama tam olarak anlayamıyordum neler olduğunu.

Bu arada hala yuvada yaşıyorsunuz, sadece hafta sonları babanızın yanına gidiyorsunuz değil mi?

Evet. Ama 16 yaşıma geldiğimde yuvadan ayrılıp kız yetiştirme yurduna gitmem gerekiyordu. Babam beni eve almak istedi. Hurdacılık yapıyordu. Ben sabahları okula gidiyordum, akşam da yemek yapıp evi temizliyordum.

Sonra ne oldu?

Sonra olgunlaşmaya başladım, yaşım büyüyordu. Neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım. Babama karşı çıktım bir gün. “Seni polise şikayet edeceğim” dedim. “Git et. Kimse sana inanmaz” dedi. Bir kız arkadaşıma bahsettim. “Ya sen polise gidip anlatırsın, ya da ben gideceğim” dedi. Ben de yurttaki öğretmenime anlattım her şeyi. Beni hemen polise götürdü. Aslında daha önce de öğretmenime anlatmaya çalışmıştım. “Babam bana karısı gibi davranıyor” demiştim. Öğretmenim bana inanmamıştı. “Baban sana çok düşkün, olmaz öyle şey” demişti. Bu olay ortaya çıkınca kendini suçladı, çok üzüldü.

Karakolda neler yaşadınız?

Polis de bana inanmadı. Kızların evden kaçmak için böyle yalanlar uydurduklarını söylediler. Hatta babaları kendilerine telefon almayınca, onları suçluyorlarmış. En sonunda beni müdürleriyle görüştürdüler. “Sana bir baba olarak soruyorum. Emin misin kızım?” dedi bana. “Evet” dedim. Sürekli ağlıyordum, çok korkmuştum. Bu arada babam benim kaçtığımı anlamamış. Karakola gidip annemi şikayet etmiş kızımı kaçırdı diye. Bu vesile ile annemi buldum. Onu da karakola getirmişler. Sonra babamı da getirdiler. Ben onunla karşılaşmak istemedim. Başka bir odada beklettiler beni. “Ben kızıma bugüne kadar bir fiske bile atmadım. Öğretmenleri kandırdı onu” demiş.

Anneniz?

Yıllar sonra, yüzünü bile hatırlayamadığım annemi gördüm. Tek kelime demedim, konuşamadım. Sadece ağladım.

Sonra nereye götürdüler sizi?

Sonra kız yetiştirme yurduna gönderdiler beni. 3 hafta odamdan çıkmadım. Bana koruyucu aile arıyorlardı. Resim kursunda bir gönüllüyle tanışmıştım. Kocasıyla birlikte geldiler, beni almak istediklerini söylediler. Yurtta kalmaktansa aile yanında kalmayı tercih ettim. Ama psikolojik olarak o kadar yıpranmıştım ki, hayatımın ellerimin arasından kayıp gittiğini hissediyordum. Acaba yaşamamın bir anlamı var mıydı? Beni seven kim vardı? O an orada ölsem, beni arayacak ve benim için üzülecek tek bir insan kalmış mıydı? Neden ben yaşıyordum bunları? İşte bütün bu sorular arasında sıkışmışken, bir gün hayatıma son vermek istedim. Beni tuvalette bulmuşlar, hastaneye götürmüşler. Kurtarmışlar. Ama sonrasında beni bir daha evlerine almadılar. Bu sorumluluğu taşıyamayacaklarını söylediler. Acaba kendi çocukları benim yaptığım şeyi yapsaydı, onu da bırakırlar mıydı? Onu da evden kovarlar mıydı? Benim sevgiye ihtiyacım vardı, beni koruyacak birine ihtiyacım vardı. O an annemi aradım. Yıllardır görmediğim, yüzünü bile hatırlamadığım, beni ve kardeşimi bırakıp giden, pavyonda çalışan annemi. Onu çok merak ediyordum ve çok yalnızdım. Karakolda karşılaşmıştık. Adresini öğrenmiştim. Gittim ve buldum onu.

Anneniz nasıl karşıladı sizi?

Çok iyi karşıladı. Hatta onun yanında kalmaya başladım. Geceleri işe gidiyordu. Ben de liseye gidiyordum. Ama annemle yapamadık. Geceleri işten sarhoş geliyordu. Psikolojisi çok bozuktu. Bir gün sinirlenip saçlarını kesti mesela. Ben idare etmeye çalıştım. Olmadı. Bir gece bir adamla eve geldi. Kavga etmeye başladık. Kendini öldürmekle tehdit etti beni. Bardağı kırdı ve camı boynuna dayadı. O gece son gecemizdi. Ertesi gün onun yanından ayrıldım, yurda döndüm. Ama kimseye de bu olaydan bahsetmedim.

Peki hayatınız nasıl değişti? Sizi hayata bağlayan ne oldu?

Gönüllülerim beni hayata bağladılar. 8 yaşındayken bir resim yarışmasında birinci olmuştum. Bu yarışma sayesinde bir abla ile karşılaştım. Beni hiç bırakmadı. Hep yanımda oldu. Kaldığım yurda gelip gidiyordu. Babamla da tanışmıştı. Beni evden alıyordu, onlarda kalıyordum, geziyorduk. Sonra üniversite sınavına girdim. Ablam beni arkadaşlarının da desteğiyle okuttu, eğitim masraflarımı karşıladılar. Üniversiteyi bitirdim. Okul arkadaşımla da evlendim. Şu an devlet memuruyum. Çalışıyorum. Mutluyum. Ama beni en çok üzen şey, bu yaşadığım olayın üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen babamın hala ceza almamış olması.

Son olarak söylemek istediğim bir şey var. Benim en güzel yıllarımı aldı babam elimden ama yeniden ayağa kalkabildim. Biliyorum; hiçbir zaman mutlu bir ailede büyümüş, babası tarafından gözünün içine bakılan bir çocuğunun hissettiklerini hissedemeyeceğim. Çünkü ben bunu bilmiyorum ki? Bir annenin kızının saçını taramasının ne demek olduğunu bilmiyorum. Bir annenin mis gibi kokan yemeklerinin tadını bilmiyorum. Annesiyle babası sarıldıklarında bir çocuğun içinde açan çiçekleri hiç tanımadım. Benim çiçeklerim hiç açmadı ki; hatta ben çiçeklerin renklerini, dünyanın renklerini, gökyüzünün mavisini sizin gördüğünüz gibi görmedim. Sadece hayatta kalmaya çalıştım ben. Başardım da. Ve benim çocuklarım dünyanın en mutlu çocukları olacak. Anneleri onların saçlarını okşayacak. Babalarıyla tiyatroya gidecekler. Elimizde balonlar, sokakta koşacağız. Benim çocuklarım mutlu olacaklar…

 

Bir Yorum Yazın