“Siz biliyor musunuz bu kadınlar neden öldürülüyor?”

Bu haftaki konuğumuz Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Kadın Meclisleri Kurucu Üyesi Ayşen Ece Kavas.

Kadın Meclisleri nasıl var oldu ve siz neler yapıyorsunuz?

2017 yılında Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformu olarak başladık. O platformun temsilcisiyim. O dönemde metrobüste kıyafetleri yüzünden iki kadın saldırıya uğramıştı. Biz de “Kıyafetime Karışma” isminde kapsamlı bir hareket yaparak yeni bir topluluk oluşturup, Kadıköy’de eylem yaptık. Bir iki hafta sonra Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’un birçok yerinde eylemler gerçekleştirdik. Ardından da Maçka Parkı’nda bir forum düzenledik. Bundan sonra neler yapmamız gerektiğini, nasıl hareket etmemiz gerektiğini konuştuk ve “Kadın Meclisi”ni kurma kararı aldık. Herkesin gelebildiği, dışarıdan katılımın serbest olduğu, karar alabildiği ve fikir verebildiği bir meclis kurduk.

Ne gibi destekler sağlıyorsunuz?

Biz kadınlara sadece destek sağlamak için yapmıyoruz bütün bunları. Aslında bir adım atılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Yani şu anda kadına yönelik şiddette yapılmayan, yürütülmeyen bazı politikalar var. Kadına yönelik şiddet yüzyıllardır var fakat sadece nitelik değiştiriyor. Bulunduğumuz dönemde aslında bunu önlemenin yolları var. Birincisi mutlaka eşitlik yönünde politika yürütülmesi gerekir. Sistematik olarak politikalarımız yürütülmüyor. İkinci olarak İstanbul Sözleşmesi adında uluslararası bir sözleşme var. Bu kapsamlı sözleşmenin tüm adımlarının uygulanması ve kadınların korunması gerekiyor. 6284’ün uygulanması, eğer kadını yine koruyamadıysak da bu sefer adaletin sağlanması gerekiyor. Bu başkaları açısından örnek olacak bir süreçtir. Ayrıca kadınların daha fazla örselenmemesini sağlayacaktır. Bununla beraber kadınların güçlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle de ekonomik olarak. Bu uygulamaların hayata geçirilmesi ve kadınların bu engelleri aşıp hayatta var olabilmeleri için uğraşıyoruz. Yaptığımız tüm çalışmalar bunun için aslında. Biz kitlesel eylemler yaparak bu konuları sürekli gündemde tutmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin yarısıyla harekete geçebiliyoruz. Toplantılar yapıyor ve kararlar alıyoruz. Davaları takip ediyoruz. Öldürülen kadınları, şiddet görmüş olanları, görme ihtimali olan her kadını ve çocuk istismarı davalarını takip ediyoruz. Süreçlerin yürütülmesi ve adaletin sağlanması yönünde uğraşıyoruz. Şiddetin normalleştirilmemesini sağlıyoruz. Mahkemelerin görevlerini yapmaları için kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Maalesef ki şiddeti normalleştiren her kurum için bunu yapmak durumundayız. Bunların kabul görmesi, başka kadının şiddet görmesine zemin hazırlıyor. Her ne bahane olursa olsun, şiddetin hiçbir yanının doğru olmadığını savunarak bunu herkese duyurmaya çalışıyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nde bunlar net şekilde var aslında biz de bu yasanın her halinin uygulanması için mücadele ediyoruz ki emsal kararlar alınsın. Hatta önemli bir aşama katettik. Bunlar dışında üniversitelerde çalışmalar yürütüyoruz. Okulların düzenlediği panellere katılıyoruz. Hem eğitim çalışmaları, hem de önleme çalışmaları yürütüyoruz bu sayede. Aslında örgütlenmeye çağırıyoruz. Sosyal medyada zaten çalışmalarımız herkese ulaşmaya yönelik. Ayrıca basında yer almak üzere hareket ediyoruz, yer alıyoruz da. Her ay kadın cinayeti verilerini açıklıyoruz.  Bunu da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak yapıyoruz. İkisini beraber anlatıyorum çünkü çalışmalarımızı beraber yürüyoruz. Sorun tespiti ve olayın büyüklüğünü görmek açısından veri paylaşımı önemli bir durum. Esasen devlet bu verileri tutsa çok daha kapsamlı bilgilere ulaşabiliriz. Ulaşamadığımız veriler elbette var. Devlet bunlara ulaşabilir. Bizim de istediğimiz gerçeğin yansıtılması.

Şiddet görmüş ve daha sonra size başvuran kadınlara yardımcı oluyor musunuz?

Bizim bir iletişim hattımız var. Şiddet gören kadınlar burayı arıyorlar ve destek bölümünden davalarını takip etmemizi istiyorlar ya da şiddet görüyorsa, şiddet altındaysa yardım edip yönlendirmeye çalışıyoruz. Ne yapacağını bilmeyen kadın sayısı çok az. Mücadele eden kadınlar var. Onlar bize ulaştığında, onları doğru yerlere yönlendiriyoruz. Eğer başarılı olamıyorsa, engel ile karşılaşıyorsa biz devreye giriyoruz. Kurumlarla iletişime geçiyoruz, ücretsiz bir şekilde avukattan yararlanmasını sağlıyoruz. Hattımızdan bu şekilde bizlere ulaşabiliyorlar.

Tüm bu süreçler içerisinde sizi en çok etkileyen olay neydi? Bu durumlarla yakından ilgilendiğiniz için rahatsız edildiğiniz oldu mu?

Rahatsız edilmiyorum. Platform da bu konuda çok bilinir bir pozisyonda. Şiddet gören kadınların eşleri bizleri arıyor tabii. Hatta geçen gün bir tanesi aradı. Son bir ay da iki kere aradı hatta. Dediği şuydu “Siz biliyor musunuz bu kadınlar neden öldürülüyor? Siz sonuca odaklanıyorsunuz, sebebini araştırmıyorsunuz”. Sebebi de kadınların onun fikirlerine göre doğru hareket etmemesi, onu kışkırtması. Kadın iyi olabilir, kötü olabilir, o bizi hiç ilgilendirmez. Siz herhangi bir suç işleyemezsiniz. Kadının size göre kötü olması, şiddetin bir bahanesi olamaz. Kadınlar kötüdür, erkekler iyidir diye bir genelleme yok. Çok problem yaşıyorsan boşanma diye bir süreç var, buna başvurabilir, hukuki yollardan çözebilirsin. Erkeklere bunu anlatmaya çalışıyoruz. Tabii kendi kişisel hırslarını yansıtmak için de arıyorlar.

Size geliyorlar, siz destek sağlıyorsunuz. Gerekli devlet kuruluşlarıyla mı bağlantıya geçmeye çalışıyorsunuz, kadınları onlara mı yönlendiriyorsunuz? Hiç olumsuz bir şey yaşadınız mı bu durumla alakalı?

Tabii ki yaşadık. Sadece şunu istiyoruz aslında. Gitsinler, kadınların başvurularını dikkate alsınlar. İnanın ki tek isteğimiz bu. Karakolda başlıyor esas problemli süreç. Karakollar görevlerini yerine getirmiyorlar, inanılmaz yani. Geçen gün şöyle bir olayla karşılaştık. Adam arıyor ve “Seni öldürmeye geleceğim” diyor. Kadın zaten şiddete uğramış, aynı gece karakola sığınmış, şikayetçi olmuş, uzaklaştırma talep etmiş. Sonra da arkadaşına gitmiş, onun evinde kalıyor. Adam yerini biliyor muhtemelen, o yüzden  kadın korkuyor adımını dışarı atmaya. Atmamalı da zaten. Sonra bize ulaştı. Tehdit altında. Karakol “Gidin savcılığa götürün. Bizim hakkımız, yetkimiz yok” dedi. Biz de mecburen bakanlığı aradık, işlem yapmayan bir karakol var diye. Daha sonra aradılar karakolu. Onlar da böyle bir yetkilerinin olduğunu öğrenmiş oldular. Biz devreye girince kadını atlatamayacağını anlamış oluyorlar. Daha sonra bakanlıkla çözmeye çalışıyoruz.

Örneğin Mercan adında bir kız arkadaşımız vardı. Mercan’ı boşandığı eşi bıçaklamıştı, Kartal tarafında. O da çok etkileyici bence. Onun da uzaklaştırma kararı vardı. Adam bütün gece beklemiş parkta. Mercan sabah işe giderken karşısına çıkmış ve onu bıçaklamış. Elinde bir çiçek, çiçeğin içinde de bıçak. Ona geri dönüp dönmeyeceğini sormuş sert bir şekilde. Kadın zaten korkuyor. “Yapma, etme” derken, çiçeğin içinden bıçağını çıkartmış.  Olayı gören komşular bağırmaya başlamışlar. Tesadüfen oradan geçen bir tır şoförü adama taş atmış ve adamı uzaklaştırmış. Hemen ambulans çağırmışlar ve kadın kurtulmuş. Onun davasını takip ediyoruz. Mercan hastanedeydi, kamusal bir alan ve aşağıda bir tane güvenlik görevlisi vardı sadece. Devlet koruması altındaki bir kadın bıçaklanmış ve bunu yapan adam bir hafta yakalanamadı. Mercan’a sürekli mesaj atıyordu, “Yarım bıraktığım işi tamamlayacağım” diye onu tehdit ediyordu, hastanenin yakınındaki bir çiçekçiden çiçek gönderiyordu. Bu adam hastanenin yakınında dolaşıyor, Mercan’ın ailesini arıyor ve onlarla buluşmak istiyor, tehditler yağdırıyor ve bu adam yakalanamıyor. “Eğer başına bir şey gelirse bunun sorumlusu sizsiniz” dedik bakanlığa artık. Beş saat sonra bulundu. Bize erişemeyen kadınlar bu sorunları yaşıyor işte hep. Göz göre göre yaşanıyor bunlar. Esas problem de bu.

 

 

 

“Şiddet söz konusu olduğunda, hormonların da ötesinde etkili bir kültürel bileşen var.”

Limbik sistemimizde yer alan yapılardan biri olan amigdala öfkeden sorumlu bölgedir. Amigdala erkeklerde daha büyük olduğu için mi şiddete daha fazla başvuruyorlar? Peki amigdalanın üzerindeki testosteron reseptörleri daha az olsaydı, şiddet gösterme oranı da azalacak mıydı? Ya da erkekleri şiddet göstermeye iten sadece farklı beyin yapıları ve hormonları mıdır? Sosyokültürel boyut bunun neresinde yer almaktadır? İşte bütün bu soruları Prof. Dr. Sinan Canan’a sorduk.

Neden erkekler daha fazla şiddete başvuruyor?

Erkekler, genel hormonal yapıları sebebiyle, testosteron denen bir hormonun daha fazla salgılanması nedeniyle biraz daha agresyona yani kızgınlığa ve şiddete meyilliler. Özellikle erkeğin avcı-toplayıcı geçmişinden gelen yani erkeğin üstlendiği rolden gelen bir evrimsel kalıntı aslında. Erkekler daha ziyade avcılık, kadınlar ise daha ziyade toplayıcılık fonksiyonu üstlenmiş gözüküyorlar. Bundan dolayı erkeğin kaçma, kovalama, saldırma vs. refleksleri, yani agresyon dediğimiz refleksleri biraz daha fazla oranda kalıtılmış ve bunlar geçmişte başarılı olduğu için bugün de insan türünün erkeklerince uygulanan özellikler olarak karşımıza çıkıyor.

Sizce suçlu amigdala mı? Frontal korteks öfkeyi engelleyemez mi?

Amigdala; öfke, korku ya da şiddet gerektiren bir durumda aktive olarak vücudumuzun aşırı enerji kullanan ve savaş-kaç mekanizmalarını kontrol eden sistemini devreye sokuyor. Buna sempatik sistem adını da veriyoruz. Bu normalde doğada hayatta kalmamızı sağlayan faydalı bir mekanizma ama özellikle modern yaşamda sıklıkla raydan çıkabiliyor, isteğimiz dışında hareketlere bizi sürükleyebiliyor. Normalde ön beynimiz, frontal korteksimiz gerçekten de amigdalayı engelleyebilecek bağlantılara sahip. Özellikle yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında sol prefrontal korteksin; sol amigdala üzerine yaptığı kontrol edici bağlantıların güçlü olmasını, insanların daha dayanıklı, daha duygusal olarak esnek ve öfkelerini daha iyi kontrol edebilen bir ruh halini ortaya koyabildiklerini gösteriyor. Fakat bu bağlantı eğer zayıfsa, insanlar o zaman öfkelerini çok fazla kontrol edemiyorlar. Bu bölgenin kuvvetlendirilmesi nasıl yapılır sorusu hemen aklımıza geliyor tabii. Özellikle erken dönemlerde, sosyal ilişkilerin yoğun ve sağlıklı olarak yaşandığı, sevgi dolu ortamlarda insanların kızgınlıklarını konuşarak çözebileceklerini öğrendikleri, daha üst düzey terbiyenin hükümdar olduğu ortamlarda tabii ki bu devreler daha fazla gelişiyor. İleriki yaşlarda ise şefkat ve bedeni dinleme meditasyonu gibi çalışmaların ve çeşitli buna benzer disiplinlerin bu konuda etkili olduğunu, özellikle Richart Dawidson’un Budist rahipler üzerine yaptığı çalışmalardan sonra gayet iyi biliyoruz.

Erkek amigdalası üzerinde daha az testosteron reseptörü olsaydı, şiddete başvura oranı azalacak mıydı?

Evet çünkü erkeklerdeki testosteron hormonunu azaltacak birçok etki, agresyonda ya da şiddette azalmaya sebep oluyor. Mesela testislerin çıkarılması ya da kastrasyon dediğimiz işlem geçici de olsa agresyonda ciddi bir azalmaya sebep oluyor. Fakat tek suçlu bu değil. Horozlarda yapılan çalışmalarda testisleri çıkartıyorsunuz, saldırganlık azalıyor fakat bir süre sonra farklı faktörlerle saldırganlığın tekrar eski şiddetinde olmasa da geri geldiği görülüyor. O yüzden tek bir mekan ya da reseptör veya tek bir hormon üzerinden açıklanamayacak kadar karmaşık görünüyor bu davranış. Özellikle insandaki şiddet söz konusu olduğunda ise hormonları çok aşan bir kültürel bileşen var. Kültürel olarak bu tip şiddet hadiselerinin doğal, hatta gerekli karşılandığı ortamlarda büyüyen insanlar, bu tip hadiselere daha kolay girebiliyorlar. Bu da işin zihinsel ve sosyokültürel tarafı. Diğer canlılarda görmediğimiz daha karmaşık bir unsur.

Eğer erkek beyninin ve hormonlarının şiddet üzerinde etkisi varsa, şiddet eğilimi gösteren beyinde değişim gerçekleştirilebilir mi? Nasıl?

Evet. Çok çeşitli rehabilitasyon, müdahele yöntemleri, ilaçlar ve beyin eğitimleri teknikleriyle çeşitli düzeylerde bu şiddet eğilimleri azaltılabiliyor. Özellikle ilaçlarla yapılan sakinleştirici uygulamalar, tedavi ediciden çok belirtileri azaltıcı ve ilaç kullanıldığı sürece kızgınlığı baskılayıcı bir etkiye sahip. İlaç kullanımı kesildiğinde bu davranışlar tekrar geri dönebiliyor.  Bunlar dışında özellikle nörofeedback dediğimiz bir beyin eğitim tekniği ile insan beynindeki bu tip aşırı duygulanımların, aksiyonların kontrol edilmesinin beyine öğretilmesi söz konusu. Beyne herhangi bir ilaç ya da elektrik uygulaması yapılmadan, beynin ödüllendirme sistemi mekanizmasının kullanıldığı bu teknik bilinen bir yan etkisi olmayan ve ilaç dışı en etkili yöntemlerden bir tanesi. Bugün dünyada yaygın olarak zor koşullarda çalışan pilotlar ve askerler gibi profesyonellerin de eğitimlerinde yaygın olarak Amerika’da kullanılıyor. Bu tip teknikler özellikle hapishanelerde şiddet suçlarından hüküm yemiş insanların rehabilitasyonunda umut verici seçeneklerden biri gibi görünüyor ama biz hapishanelerdeki rutin uygulama sistemlerimizi değiştirme alışkanlıklarımızın dışına çıkma konusunda zorluk yaşadığımızdan, hukuksal uygulamaları değiştirmek bu açıdan zor. Dünyada bu alanda birçok çalışmalar, kampanyalar yapılmasına rağmen hala çok fazla ilerleme sağlanabildiğini söyleyemeyeceğim. Özetle, şiddet insanda hormonel kökenlere dayandığı gibi, sadece hormonel bir mesele değil. Ağırlıklı olarak sosyo-kültürel bir boyutu var. Tabii bu işin bir de ayrıca hukuksal ve cezalandırma boyutunun da beynimizin işleyiş mekanizmasına ne kadar uygun olduğunu tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor gibi gözüküyor.

“Bu soğuk günlerin mutlaka sıcağı da vardır.”

Bugün çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Tiyatro sanatçısı Yaşar Akın davetimizi geri çevirmedi. Kendisi ile tiyatro ile dolu yaşamı, gerçekleştirdiği projeler ve “Kadın Olmak” isimli oyunu hakkında konuştuk.

Bize Kadın Olmak isimli oyununuzdan bahseder misiniz? Sizi bu oyunu yazmaya iten ne oldu?

Ülkemizde hemen her gün kadına şiddet üzerine haberler yer almaktadır basında. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi şöyle der: “Bütün insanlar özgürlük, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Herkesin yaşama, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı vardır. Hiç kimseye insanlık dışı aşağılayıcı ceza ve muamele uygulanamaz. Feryat eden analarımızın, bacılarımızın, kızlarımızın  seslerine kulak veren o kadar az ki. Biz sanatçılar duyarsız olamayız. Bu toplumsal sorumlulukta hareketle ‘’KADIN OLMAK’’ oyununu yazdım. Sahneleme aşamasında her gün o kadar ilginç olaylarla karşı karşıya kaldım ki, yaşadıklarımı metne ilave ederek zenginleştirmeye çalıştım. Uzun bir araştırma ve gözlemden sonra bu metni sahnelemeye başladım. Tek kişilik bir oyundu. Birçok tipi canlandıran oyuncu ile birlikte metni çok iyi deşifre etmeye, karakter taşlarını satranç tahtasına koymaya çalıştık. Önemli olan mat olmamaktı. Oyuncu yönetmen kaynaşması örnek bir çalışma gibiydi. Annem derdi ki “Bu soğuk günlerin mutlaka sıcağı da vardır”. Evet mutlaka vardır.

Kadına şiddeti önleme de sanatın yeri nedir?

İnsanların her gün görüp üzerinde yeterince durmadığı bir konu kadına uygulanan şiddet. TV ve gazetelerin sadece haber yapıp geçmeleri hadiseyi sıradanlaştırıyor. Buna öfke duymayan insan olamaz. Tiyatronun çözüm getirme gibi bir gücü yoktur. Tiyatro ancak çözüm üzerine düşündürebilir. Konuyla en büyük eksikliğin eğitim sorunu olarak gördüğü için de insanların hep birlikte düşünmeye davet eden bu oyunu yazdım.

Türkiye’de kadına şiddet ile ilgili yapılan sanatsal çalışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yeterli mi?

Ülkemizde kadına şiddete yönelik yapılan çalışmalar bence yeterli değil. Bu toplumsal sorunu dile getiren çeşitli sanatsal etkinlikler yapılabilir. Çünkü sanat insanlarla en iyi iletişimi kuran daldır.

“Kadınlara bir ümit, bir ışık olmak istedim.”

Bu hafta fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kitabı “Ben, Ben Nü” isimli kitabını okuduktan sonra bu güçlü, eğitimli, kendi ayaklarının üzerinde durabilen kadınla görüşmek istedik. Kendisi bizi kırmadı. Kadınlarımızın yalnız olmadıklarını, onlara bir ümit, ışık olmak istediğini söyledi.

Biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz? 

 Çocukluğum 1970li yıllarda New York’ta geçti. Babam Birleşmiş Milletler’de doktor olarak görev yapıyordu ve yıllarca çalıştıktan sonra Baş Hekim olmuştu. Çok mütevazı bir yaşantımız vardı, ama aynı zamanda BM her şeyi karşıladığı için inanılmaz bir dikotomi içerisinde yaşıyorduk. Bir sürü lüks sayılacak tatil fırsatları vardı. İstanbul’a sık sık geliyorduk, okulumuz, sağlık sigortalarımız vs. ödeniyordu ama ilk başlarda çok azdı aldığı maaş. Amerika’da geçirdiğimiz yılları düşündüğümde maalesef annemi çok hatırlamıyorum. Anne dediğim köylü, çok tatlı bir kadın vardı yemek yapıp bize bakan. Aslına bakarsanız, babamın ve annemin de çok çalkantılı geçti evlilikleri. Annem büyük hayaller ile Amerika’ya taşınıp, bir sürü kırıklar ile oradan ayrıldı. Genel olarak çok mutlu bir çocukluğum vardı.  O da sanırım yapımdan kaynaklanıyor. Çok ufak yaşta çalışmaya başladım, kendi ayaklarım üstünde durmayı başardım. Herhalde bu da beni bir şekilde her ne yaşadıysam güçlü kıldı, yıkılmadım ve yeniden doğabildim.

Kitabınızda erkek şiddetti ile karşılaştığınızdan bahsetmişsiniz. Biraz yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Sanırım erkek şiddetini bir şekilde yaşamak zorundaydım. Ancestral karmadan dolayı. Babam çok dominant bir figürdü. Ona hem tapardım hem de ondan çok korkardım. Çünkü her ne kadar liberal ve modern bir erkekse de aynı zamanda çok konservatif ve çok katıydı. İleriki yaşta ister istemez baba figüründen dolayı hayatıma bu tarz erkekler seçtiğime inanıyorum. Ama şimdi artık kurtuldum! Bir sürü çalışmadan sonra çok farklı bir boyuta geçtiğime inanıyorum.

Sosyo-ekonomik seviyesi yüksek bir aileden geliyorsunuz. Çok iyi bir eğitim almışsınız. Birçok kadın, gidecek yerleri olmadığı için, şiddet gördükleri halde susuyorlar ve kabulleniyorlar. Siz neden sustunuz? Ya da ne oldu da “yeter artık” dediniz? 

Aslında sosyo-ekonomik seviyenin yüksekliği tartışılır. Evet, kırsal kesimden daha iyi durumdayız ve tarihi bir değerimiz var, o doğru. Ama yüksek seviye denemez.  Farklı bir kesitten desek daha doğru olacak. Ben neden sustum diye sorarsanız çünkü ümidim vardı. Onları hep değiştirebileceğimi ya da bütün bunların asla benim başıma gelmeyeceğini düşünerek kandırırdım kendimi.  Aşık olduğumu düşünüyordum ve herhalde öyleydim ama sağlıklı bir ruh hali değildi maalesef. Beynim yıkanmıştı ve açıkçası zayıftım. Bir çarkın içine girmiştim. Oradan çıkmak da çok ıstıraplı oldu, ama çıkabildim.

Biraz kitabınızdan bahseder misiniz? Sizi bu kitabı yazmaya iten ne oldu?

Birikim. Bir nevi terapi oldu benim için. Bunca kötü olay yaşadıktan sonra, neden paylaşıp bir ses olmayım dedim?  Kadınlarımızın yalnız olmadığını bilmelerini istedim. Bir ümit, bir ışık olmak istedim onlara.

Kadına şiddet ile ilgili bir çalışma yaptınız mı? Ya da yapmayı düşünür müsünüz?

2010 da Aşk Töre(n)leri diye bir sergi yapmıştım. Töre cinayetlerini anlatıyor. Yıllarca gazete kupürlerinden etkilenip, hikayelerini tekrar canlandırıp, fotoğraf karelerine dönüştürdüm.  İlk sergilerimden biri de 2006’da teslimiyet, kadın ve gelenekleri anlatıyordu.  Beşik kertmesi, zina, kumalık  gibi konuklara değinmiştim.

 

“Kadın kadının yurdu, dert ortağı, kız kardeşidir.”

Bu haftaki konuğumuz Ekmek ve Gül sitesi editörü Elif Ekin Saltık. Çok uzun zamandır Ekmek ve Gül sitesini takip ediyorduk. Ekin Hanım bizi kırmadı ve sorularımızı yanıtladı.

Nasıl başladınız kadın yayıncılığı yapmaya?

2007 yılında, ismi sonradan Hayatın Sesi olarak değiştirilen televizyon kanalında bir kadın programı ile başladık yayın hayatımıza. Programın adı Ekmek ve Gül idi. Bu program kadınların hayatına her anlamda dokunmaya çalışan; onları güçlendiren; sorunlarına çözüm olmaya çalışan; iş yerinde olsun, evde olsun, sokakta olsun her alanda ne yaşıyorlarsa bunları dile getirmeye çalışan bir programdı. Bizim içinde sadece stüdyo değildi bu yer. Kadınların olduğu her yer stüdyomuzdu. İş yerine de gidiyorduk, atölyeye de gittiğimiz oluyordu, kadın dayanışma derneklerine de gidiyorduk. Her yerde kadınlarla program çekiyorduk. 2016 yılında kanal kapatıldı.  Ondan sonra biz ne yapalım dedik. Çünkü ayda bir Evrensel Gazetesi ile dergimiz çıkıyordu. Ayın ilk Cumartesi günü bir de Pazarları kadın sayfamız var Evrensel Gazetesi’nde. Tabii kadın servisi olarak kadın haberleri yapmaya devam ediyoruz gazeteye ama alanımız için yeterli değildi. Bu nedenle bir internet sitesi kuralım ve kadın yayıncılığımızı buradan devam ettirelim dedik. 3 Nisan 2017 yılında faaliyete geçirdik sitemizi. O günden beri hem görsel olarak hem de yazı olarak yayıncılığımıza Ekmek ve Gül sitesi olarak devam ediyoruz.

Sitede neler yapıyorsunuz?

Site haber sitesi olarak kurulmadı. Günlük haber akışı girilen, kadın cinayetlerini anlatan bir site değil. Daha özel haberler oluşturduğumuz, 6284’ü de ve İstanbul Sözleşmesi’ni de kadınlara anlattığımız, hukuki anlamda destek alabilecekleri veya yasaları, haklarını öğrenebilecekleri her türlü içeriği oluşturduğumuz bir site haline getirdik. Sitemizde sağlıkla ilgili sayfamız da var. Hem kadın sağlığı hem kadın tarihi, kadın belleği, kadınlarımızın hikayelerini anlattığımız “İçimizden Biri” bölümü, “Gündem” dediğimiz güncel haberleri verdiğimiz bir bölüm, kültür sanat bölümü, film tanıtım ve film yazıları, kitap yazıları yazdığımız bir bölüm, aynı zamanda çocuklara yönelik içeriklerimiz de olduğu bir site. Hala eksiğimiz çok, hala yapacağımız bir sürü şey var ama bu şekilde kadınlara ulaşmaya çalışıyoruz. Kadınları bilinçlendirmeye, güçlendirmeye çalışıyoruz.

Kadın yayıncılığı nedir?

Kadın yayıncılığı demek; biz kadının ezilmişliği sorunu üzerinden meseleye bakıyoruz. Bir sistem var. Bu sistemde ezilmişliği sorunu çok yakıcı bir sorun. Kadının bugün ikinci sınıf olarak görülmesini, ataerkil toplum içinde yer almasını zorunlu kılan bir sistem. Buna karşı biz kadınları mücadele etmeye, örgütlenmeye çağırıyoruz. Bir arada olmaya, dayanışmaya çünkü kadın kadının yurdu, kadın kadının derdinin dermanı, dert ortağı, kız kardeşi.  Biz de bu ağı örmeye çalışıyoruz Ekmek ve Gül olarak.

Etkinlikler düzenliyor musunuz?

Tabii ki. Paneller, söyleşiler yapacağız. Selin Nakıpoğlu örneğin. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 üzerine çalışıyor. Onlarla bir araya gelip paneller yapıyoruz kadınlar için ama Taksim’de, Kadıköy’de değil, mahallelerde yereller ile birlikte yapmaya çalışıyoruz. Esenyalı’da, Pendik’te.  Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği yapıyor örneğin. Sultangazi’de Ekmek ve Gül kadınları yapıyor. Belirli yerlerde gruplarımız var, mahallelerde. Oralardaki kadınlarımız bunu gerçekleştiriyor. Bunun dışında Ekmek ve Gül sitesinin başında içerik giren, bunu koordine eden bir ekip var ama bu ekip dışında bütün iller ve ilçelerdeki kadınlar Ekmek ve Gül ekibine dahil. Onlar bizim gönüllü muhabirlerimiz, gönüllü yazarlarımız. Yani bu anlamda kadınları teşvik etmeye çalışıyoruz. Yazmak isteyen, kendini anlatmak isteyen, “Ben gönüllü muhabir olmak istiyorum, haber yapmak istiyorum” diyen kadınları da teşvik etmeye çalışıyoruz ve her türlü onların hazırladığı şeylere destek veriyoruz.

Türkiye’de kadının yeri nerede sizce?

Bir taraftan baktığımızda yükselen bir kadın mücadelesi, kadın hareketi var ve kadınlar haklarını kolay kolay bırakmak istemiyor. Zaten toplum içerisinde de kadın her daim ikinci sınıf. Eşitlik sözcüğü kadın için sadece yasalardan ibaret. Uygulamada herhangi bir eşitlik yok ama kadınlar aslında yaşadıkları şeyin farkındalar. Pek çok kadın haklarının da farkında ve bunu bırakmak istemiyor. Tabii ki bunu yapamayan kadınlar da var. Gerçekten yoksul, bugün şiddete uğradığında kime başvuracağını, ne edeceğini bilemeyen, şiddete mahkum kalan kadınlar da var ama işte dediğim gibi bizim amacımız da bu kadınlara yani en uzaktaki kadına da ulaşıp ona hakkın öğretmek, ne yapması gerektiğini gösterebilmek. İşimiz çok zor, işimiz çok uzun Türkiye’de. Aynı zamanda muhafazakar bir ülke Türkiye. Yani bugün iktidarın kadın politikaları da tamamen aile odaklı. Kadını aile içerisinde gören, aile içine hapsetmeye çalışan, ihtiyacı olduğu zaman onu kamu alanına süren bir politika devam ettiriyor. Ama kadınlar dediğim gibi buna karşı duruşlarını da sergiliyorlar, öğreniyorlar, öğretiyorlar. Kadınlardan yana çok çok umutluyum ben. Dayanışma olduğu sürece ve kadınlar bir arada oldukları, örgütlendikleri sürece, çok iyi şeyler başarabileceğimizi düşünüyorum.

Peki kadınlar o çıkış yolunu nasıl buluyorlar?

Tek başlarına bulamıyorlar. Bir kadının ailesi, yakını, birisi destek vermiyorsa her şey daha da zorlaşıyor.  Sadece şiddete uğraması, ev içinde olması değil. İş yerinde de taciz, tecavüz, başka türlü şeyler. Psikolojik şiddet mesela. Kadınlar yaşadıkları psikolojik şiddetin farkında değiller. Tek başlarına bulamıyorlar o çıkış yolunu. Dayanışma ile buluyorlar. Örneğin bize bir sürü kadın yazıyor, mesaj atıyorlar. Facebook’tan, Twitter’dan, Instagram hesabımızdan. “Bize yardım edin” diyorlar. “Benim böyle bir hikayem var, benim hikayeme yer verir misiniz?” diyorlar. Yani o çıkış yollarını, çıkış kanallarını arıyor kadın bir taraftan. Ne kadar çok telefona, internete ulaşabiliyorlarsa, oralardan bizlerle iletişim kurmaya çalışıyorlar ve haklarını öğrenmeye çalışıyorlar ama dediğim gibi bunlara ulaşamayan kadınlar da var. Onlara da yerel derneklerden, gruplardan ulaşmaya çalışıyoruz. Biz kadınların çalışması gerektiğini düşüyoruz. Kadınlar ekonomik olarak yaşamlarını ellerine aldıkları sürece hayata katılımı öğreniyorlar, bilmedikleri haklarını öğreniyorlar. Evde gördüğü şiddete karşı gelebiliyor, hayır diyebiliyorlar. Korkan kadınlar kadar şiddete boyun eğmeyen, hakkını arayan, yaşamak isteyen kadınlar da var. O öldürülme korkusuna rağmen, şiddet korkusuna rağmen ayrılmaktan da vazgeçmiyorlar. Bugün kadınların çoğu ayrıldığı ya da boşandığı erkeklerden şiddet görüyorlar ama kendi hayatlarından vazgeçmiyorlar, o şiddete mahkum kalmak istemiyorlar ama ölmek de istemiyorlar. Aslında çok basit bir şey bu: ‘’Yaşamak istiyoruz, ölmek istemiyoruz’’ sloganı ama o kadar önemli ki, o kadar değerli ki, çok şey barındırıyor içinde. Çok basit bir talep ve biz bugün hala bu talebi dillendiriyoruz. Biz aslında eşitlik istiyoruz, eşit bir yaşam istiyoruz, güvenceli bir yaşam istiyoruz. Eşit koşullarda çalışmak istiyoruz. Bugün metal fabrikalarda kadınlar erkeklerden daha ağır işleri yapıyor ama daha düşük ücret alıyor. Kadın çalışsın veya çalışmasın fark etmiyor. Onun sırtına büyük bir yük biniyor. Kendisi de işçi, eşi de işçi olan kadının çalışma saatleri uzuyor. 12 saat çalışıyor ama eve geliyor, evde çalışmaya devam ediyor. Aynı işi yaptığı erkek: “Benim yemeğimi hazırla, benim yatağımı yap” diyor. Bunu yapmadığı takdirde erkek şiddet uyguluyor. En ufacık ekonomik problem, kadına şiddet olarak dönüyor. O kadın kendine en ufak bir şey almıyor, ev için harcıyor. Bazen ben gittiğim röportajlarda kadınlara sorarım: “Kendin için ne istiyorsun?” diye. O kadınların kendileri için hiç hayalleri yok. Çocuğu okusun, iyi bir geleceği olsun, başını sokacak bir evi olsun, kendini geçindirsin onun için yeter. Kendi için hayali yok. Kendi için hiçbir şey istemiyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Yaptığınız proje çok değerli. Kadınların yaşadıklarını anlatmanız, onlara dayanak noktalarını sunmanız, hukuki ve psikolojik desteğe nasıl ulaşabileceklerini göstermeniz çok kıymetli. Biz ancak dayanışarak bunları aşabiliriz. Ne kadar birbirimizden haberimiz olursa, ne kadar bu zorlukları ortak çözmeye çalışırsak, mücadele edersek, birlik olursak bununla baş edebiliriz. Hepimiz ideolojik olarak farklı yerlerde olabiliriz, dünyaya başka açılardan bakabiliriz. Ama bizim meselemiz kadın, kadının ezilmişliği, yaşadığı şiddet, eşitsizlik. Bu eşitsizliği de ancak birlikte mücadele ederek çözebiliriz. Bu iş ortaklaşmaktan, birlikte mücadele etmekten, birleşmekten geçiyor.

“Kadına yönelik şiddet ile mücadele etmek için, farklı sosyal bilimcilerin işbirliği içinde hareket etmesi gerekir.”

Ziyaretler bölümümüzün bu haftaki konuğu Kadına Yönelik Şiddetin Ekonomi Politiği isimli kitabın editörü Doç. Dr. Derya Güler Aydın.  . Hacettepe Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan hocamız, bize konuyla ilgili çok kıymetli bilgiler verdi.

Editörlüğünü yaptığınız ‘Kadına Yönelik Şiddetin Ekonomi Politiği’ isimli kitaptan bahseder misiniz?

Bu derleme kitaptaki yazılar, Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Kadın Platformu’nun 5 Mart 2012 tarihinde Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlediği panelde sunulmuştur. Gerek panelin gerekse de kitabın öncelikli amacı, kadına yönelik şiddetin nedenleri ve farklı boyutlarını sorgulamak, sorunun çok boyutluluğu üzerinden bir farkındalık yaratmak ve iktisadi ve toplumsal yönleri ile birlikte soruna çözüm arayışında bulunmaktır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre şiddet, sahip olunan gücün ve iktidarın, fiziksel ya da ruhsal bir yaralanmaya ve kayba neden olacak biçimde insana, kendine, bir gruba ya da bir topluma doğrudan ya da dolaylı yolla uygulanmasıdır. Bu çerçevede şiddetin belirli bir amaca yönelik seçilmiş tutum ve davranış ve rastgele bir kontrol kaybı ya da bir “cinnet” halinden öte, toplumsal, iktisadi, tarihsel ve politik boyutları olan ve boyutları gün geçtikçe derinleşen bir mesele olduğunu söylemek mümkündür. Bu derinliğin somut bir göstergesi de kadına yönelik şiddettir. Genelde şiddetin özelde kadına yönelik şiddetin çok farklı türleri vardır. Fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik şiddet, bezdiri, teknoloji şiddeti, ısrarlı takip, flört şiddeti, aile içi şiddet ve politik ve kolektif şiddet gibi biçimleri olan kadına yönelik şiddetin kapitalizmin işleyişiyle daha karmaşık ve teknolojik araçların kullanımıyla daha trajik bir boyut kazandığını söylemek mümkündür. Hacettepe Nüfus Etütlerinin[1] raporu bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin yaygın olduğunu eş veya birlikte olunan erkek tarafından uygulandığını, fiziksel şiddetin yaygınlığının yirmi yıllık süre içinde değişmediğini ve fiziksel şiddetin yaygınlığının 2008 araştırmasında %39 olduğunu ortaya koymaktadır. Rapora göre, ülke genelinde evlenmiş kadınların %38’i eşleri ya da birlikte oldukları erkek tarafından cinsel ve fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Kadına yönelik şiddet yaş, eğitim, yaşanılan bölge açısından farklılık gösterse de kadına yönelik şiddetin her sosyal ve ekonomik gruptan kadını kapsıyor olması da endişe vericidir. Bununla birlikte, rapor umut verici bir noktaya işaret etmektedir. Kadına yönelik şiddetin en yoğun gözlendiği Kuzeydoğu, Ortadoğu, Güneydoğu ve Orta Anadolu bölgelerinde kadına yönelik şiddet ile mücadele çalışmaları bu bölgelerde şiddetin nispeten azalmasına olumlu katkı yapmıştır (NEE, 2015:325-331).

Hazırladığımız derleme kitabın amacının, bir taraftan kadına yönelik şiddetin farklı boyutlarını gözler önüne sermek, diğer taraftan da toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaşmasına katkı sağlamak olduğu ileri sürülebilir. Kitapta kadına yönelik şiddet konusu, eril dil, namus-intihar, kürtaj, medya ve bezdiri kavramlarıyla ilişkilendirilerek incelenmektedir. Kitapta doğrudan yer almamakla beraber bir başka şiddet biçimi de kadının piyasada meta haline gelmesi veya “yabancılaşması” olarak görülebilir.

Şiddetin ekonomi politik boyutu ile doğrudan ilişkili olan bu boyut tarihsel olarak sanayi devrimi ile başlamakta ve kadının her alanda olması gibi olumlu, meta haline gelmesi gibi olumsuz iki karşıt etkiyi bünyesinde bir arada taşımaktadır. Bir figür haline getirilen kadın piyasada metalaştırılarak, ticari karı artıran bir araca dönüştürülmekte ve kadının piyasada alınıp satılan mallara değer kattığı düşünülmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, erkek egemen dil, namus- intihar, kürtaj medya ve bezdiri kavramları temelinde incelenen kadına yönelik şiddetin biçimleri, tarihsel süreçlerden, toplumsal yapıdan ve kuşkusuz sistemin iktisadi ve kurumsal çerçevesinden bağımsız ele alınamaz. “Bireysel olan politik, politik olan iktisadidir” söylemine sadık kalarak, kadına yönelik şiddeti çeşitli boyutlarıyla inceleyen bu kitabın aynı zamanda kadına yönelik şiddetin ekonomi politiğini de açığı çıkarmayı hedeflediği söylenebilir.

Bize feminist iktisat kavramından bahseder misiniz?

Feminist İktisat ana akım ya da Neoklasik iktisada alternatif yaklaşımlardan bir tanesidir. İktisadi meselelerin kadın bakışa açısıyla ele alınması gereğinden yola çıkan feminist iktisat, Neoklasik iktisadın egemen yöntemine de bir alternatif niteliğindedir. Bu yöntemsel fark ile birlikte feminist iktisat, “toplumsal cinsiyet kavramı” yoluyla iktisadi ve toplumsal yaşamdaki kadına yönelik eşitsizliklerin nedneleri üzerinde düşünülmesine imkan veren bir alandır.

Feminist iktisadın anakım iktisada alternatif olması konusunu açacak olursak, öncelikle sosyal bilimlerdeki yöntem sorununa değinmek gerekir. Sosyal bilimlerin modern dönemle birlikte gelişimi, doğa bilimlerinin yöntemini taklit etmek, bir başka ifade ile doğa bilimlerindeki deneye, gözleme ve ispata dayalı bir çerçeveyi sürdürmek biçiminde olmuştur. Sosyal bilimlerin tek yönteminin pozitivizm olduğu düşünülmüş ve bilim felsefesindeki gelişmeler yöntemsel tekcilik (monism) çizgisinden ilerlemiştir. Pozitivizme göre, bilimler alanlarına göre ayrışabilir; örneğin bir fizikçi maddeyi, bir biyolog bitkiyi ve sosyal bilimci de “insan”ı temel alan konuları araştırır. Araştırma konuları farklı olsa da pozitivizme göre tek bir yöntemle bilimsel bilgi üretilebilir.

Ancak pozitivist yöntemi benimseyen sosyal bilimciler için bu yöntemsel monizmin uygulanması, insanın “değerler”ini analiz dışında tutmak hatta toplumsal alanı “sosyal fizik” gibi bir kavrama indirgeyerek araştırmak biçimde olmuştur. Pozitivizm, gözlemi ve Humecu nedensellik anlayışını benimseyen bilgi teorisidir. Olaylar arasında nedensellik bağının bulunması, sosyal gerçeklik hakkında düzenliliklerin ve sürekliliklerin açıklanması demektir. İşte feminist iktisadın bu monist yönteme karşı, çoğulcu bir yöntemsel yaklaşımı, iktisadın bireyini toplumsal ve ilişkisel bir varlık olarak ele almak gerektiğini, insanın diğer nesnelerden ontolojik olarak farkını vurgulaması açısından önemlidir. Özellikle Neoklasik iktisadın araçsal aklı mitleştiren yöntemine karşı, Feminist iktisat Weberyan deyimle, özsel rasyonalitenin önemine, yani değerlere, tarihsel değişime, kültürel farklara vs. karşı duyarlı bir yöntemin kapısını aralamaktadır.

Bununla birlikte “erkek egemen” iktisadi yöntemler ve kadının iktisadi hayattaki ikincil konumunu sorgular feminist iktisat. Örneğin kadının esnek üretim modelleri içinde yer alan Part-time alanlarda istihdam edilmesinin gerisindeki dinamikleri toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden analiz eden araçlar üretir. Kadınların ev içi işlerden arta kalan zamandaki istihdamının, kadın emeğini neden ve nasıl değersizleştirdiği, kadınların neden daha düşük ücretle, güvencesiz alanlarda istihdam edildiği gibi sorularına cevap arar. Gerek yöntemiyle gerekse de araştırma konularıyla feminist iktisat toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin azaltılması yönünde farkındalık yaratır diyebilir. Bununla birlikte, yöntemsel tercihine uygun olarak kullandığı niteliksel yöntem, bireyin iktisadi ve toplumsal yaşamda karşılaştığı sorunları “anlama” (hermeneutik) çabasının bir sonucu olarak görülebilir ve insan davranışları “niyetli” olduğu için nedensel açıklamaların sınırını zorlayan “anlama” çabasının önemli olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de kadına yönelik şiddetin önüne geçilmesi için önerileriniz nelerdir?

Ataerkil normlar üzerinden meşrulaştırılan kadına yönelik şiddeti, kadınların yaşadıkları ortam ve bu ortamda üretilen söylemlerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Hatta kadına yönelik şiddet, bu yolla kabul gören bir davranış olarak toplumsallaştırılmakta ve böylece daha da tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Öncelikle, kadına yönelik şiddetin iktisadi, politik, toplumsal, kültürel, psikolojik olmak üzere çok boyutlu bir mesele olduğunu ve bu nedenle de çözüm arayışının disiplinerararsı bir diyologla mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bir başka deyişle, kadına yönelik şiddet ile mücadele etmek için, farklı sosyal bilimcilerin işbirliği içinde hareket etmesini ilk adım olarak görüyorum.

İkinci adımda, kadının eğitim, sağlık, çalışma yaşamı, siyaset ve mülkiyet gibi alanlarda güçsüz bırakılmasına neden olan şiddetin gerisindeki toplumsal dinamiklerin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Kadın ve erkeğin toplumsal yaşamın her alanında eşit bireyler olduğunun, topluma, özellikle eğitim yoluyla, farkındalık yaratarak anlatılması gerekmektedir. Bunun için akademi, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler,vs. arasındaki işbirliği oldukça önemlidir. Kadının üzerindeki toplumsal cinsiyet baskısını azalması, iktisadi ve toplumsal alanda kendi adına karar alan bireyler olması, kısaca, kadın ve erkeğin eşit bireyler olarak toplumsal alandaki karar mekanizmasının bir parçası olması, kadına yönelik şiddeti azaltacak unsurların başında gelmektedir.

[1] Ayrıntılı bilgi için, bkz. “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2015 Raporu, Elma Teknik Basım, Ankara, 2015.

“Keşke elimde sihirli bir değnek olsa.”

Her Ses Bir Nefes isimli projenin sanat yönetmeni ve Mulier karma sergisinin küratörü Kenan Bahadır Derre ile sohbet ettik bugün. Küresel ısınma, ekolojik duyarlılık, AIDS ve kadına şiddet gibi farklı konulara sanat yoluyla dikkat çekmeye çalışan Kenan Bey, birçok projenin tasarımcısı.

Sizi ‘Kadın’ konulu bir sergi gerçekleştirmeye iten neden nedir?

2012 – 2018 yılları arasında kadın sorunları ve kadına yönelik şiddet konusunda geniş sanatçı katılımıyla farklı sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştirdim. İşbirliğinde bulunduğum sivil toplum kuruluşlarında kadınların yaşadığı sorunları gözlemleme fırsatım oldu.

Bu yıl Mart ayında Trump Alışveriş Merkezi’nde bulunan Trump Art Gallery’de ‘Kadın – Mulier’ adlı 20 sanatçının katılımıyla çok anlamlı bir proje gerçekleştirdik. Sanatçılar; eserlerinde kullandıkları farklı malzemelerle,  kadına yönelik şiddeti, çocuk gelinlerin ve kadınların yaşadığı sorunları anlatmaya çalıştı.

Trump AVM ve Trump Art Gallery desteğiyle gerçekleşen projede, sanatçılarla birlikte geniş kitlelere ulaştık ve projemiz büyük ses getirdi.

Ülkemizde ve dünyada ne yazık ki kadına yönelik şiddet ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunmakta. Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi ve Dünya Sağlık Örgütünün verilerindeki ‘Kadına Karşı Şiddettin Gerçekleri Raporu’na göre; dünyada her üç kadından birinin, yaşamları boyunca birinin fiziksel ya da cinsel saldırıya maruz kaldığı biliniyor. Gerçek yaşamımızda da buna gerek haberlerde gerekse sokakta şahit olmaktayız.

Sanatta ‘kadına şiddet’i ön plana çıkartan çalışmaların oranı nedir? Sizce yeterli midir?

Keşke elimde sihirli bir değnek olsa. Tabii ki yeterli değil. Gerçekleştirdiğim projelerde kadının yaşadığı şiddeti göstermekten öte kadının sahip olduğu gücü ve dünyayı değiştirebileceği üzerinde duruyorum. Şiddeti şiddet çağrışımı yapan görsellerle çözemezsiniz. Özellikle son yıllarda bu konuda çok başarılı çalışmalar gerçekleştiğini gözlemliyorum.

Şiddet insan genetiğine işlenmiş bir hastalık ve insan varlığında oluşan bir içgüdü. Bu şiddet güdüsünün bilinç ile kaybolması, tedavi edilmesi gerekmekte. Kadına yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet, hayvana yönelik şiddet ve doğaya yönelik şiddetin hepsini toplumsal bilinç ile çözebiliriz.

Dünyada kadına şiddetle ilgili gerçekleştirilen sanatsal çalışmalar var mı?

Dünyada ve ülkemizde kadına yönelik şiddet ile ilgili anlamlı farklı çalışmalar bulunuyor. Şiddet konusunun bir anda çözüleceğini düşünmüyorum. Şiddet uygulayan ya da uygulamaya çalışan kişiler için cezaların caydırıcı olması gerektiğini düşünüyorum. Sanatçıların bu konuda mesajları çok önemli. Özellikle duyarlı sanatçıların katıldığı kolektif çalışmalar ya da gerçek hayat hikayelerinin kullanıldığı (illüstrasyonlar vs.) projelerin daha dikkat çekici olmasını sağlıyor.

Geri dönüşler nasıl oldu?

Trump AVM sergimizin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Özellikle ziyaretçilerden çok olumlu dönüşler aldık. Ayrıca Trump Art Gallery’de her ay farklı bir sanatçıyla çocuklara yönelik sanat atölyeleri düzenliyoruz. Geçtiğimiz Mart ayında sanatçı Emel Özyol ile ‘Annemin Portresini Çiziyorum’ adlı iki atölye gerçekleştirdik. Çocuklarımızın sanata ilgisi yoğun, ailelerde bu konuda çok duyarlı ve çocuklarının sanat konusunda desteklediğini gözlemleme fırsatı buldum.

Siz bir sanat yönetmeni olarak kadına şiddet gerçeğiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Şiddetin her türlüsüne karşıyım. Kadına yönelik şiddet meselesi maalesef gündemden hiçbir zaman düşemeyecek kadar hayati ve her zaman karşılaşılan bir sorun olacak. Bu sorunu sadece içimizdeki şiddet içgüdüsünün yok olması sayesinde, toplumsal bilinç ve caydırıcı yasalarla çözebiliriz. Televizyonda dizilerde ya da sinema filmlerinde yaşanan şiddet ve kadına yönelik şiddet reyting ve izleyici çekmek uğruna yetkililerin topluma kötü örnek olmaması gerekiyor. Dizi ve sinema filmlerini özellikle gençler ve çocuklar seyrediyor. Şiddet sahneleri ilerki nesillerin bilinçaltına ağır tahriplere yol açabileceğini düşünüyorum ve bu konuda yetkilileri bir kez daha duyarlı olmaya davet ediyorum.

“Oysaki bu kadın hakları meselesi değil, bu bir insan hakları mücadelesidir.”

Bugün Namus-Kadına Şiddetin İdeolojisi isimli kitabın yazarı Mehtap Hamzaoğlu ile görüşmek için yola çıktık. Kitap, Mehtap Hanım’ın yüksek lisans tezi. Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdikten sonra iş hayatına, aslında hiçbir zaman gönül bağı kuramadığı bankacılık sektöründe başlamış. Politika, tarih, sosyal ilişkiler, siyaset bilimi ve kadın hakları mücadelesi konularına ilgisi olduğunu söyleyen Mehtap Hamzaoğlu ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Neden böyle bir konuda kitap yazmaya karar verdiniz?

Lisans mezuniyetimin üzerinden epey süre geçtikten sonra geri dönüp yine yazmaktan ve okumaktan keyif aldığım bir konuda yüksek lisans yapmak istedim. Yapacağım tez çalışması da beni manevi olarak tatmin etmeli diye düşündüm. Çünkü yaşamak sadece nefes alıp dünyadan geçip gitmek değil. İnsanoğlu yaşadığı süre içerisinde bir yerlerde, birilerinin hayatına dokunmuş olmalı. Hayata gelişimizi ve yaşamayı, temel ihtiyaçların dışında daha anlamlı kılmamız gerektiğine inanıyorum. Bu benim için önemliydi. Belki bu yüzden kendimi bildim bileli toplumsal ve siyasal olaylara karşı ilgi duyarım. Haksızlık olduğunu düşündüğüm konularda kayıtsız kalamıyorum. Hayatta kendimi bildim bileli etrafımda gördüğüm en büyük adaletsizlik ve eşitsizlik de kadınlara yapılan kötü muamele. Sorumluluk sadece haberleri okuyup “vah vah” demek değildir. Daha elle tutulur bir şey yapmak gerektiğini düşünürüm. O yüzden tez konusu olarak ‘’Namus’’ ve ‘’Kadına Şiddet’’ konusunu seçtim.

Çalışmanın birinci ve ikinci bölümünde erkeğin kadına tahakkümü ile buna yaslanan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tarihsel arka planını ortaya koymak istedim. Günümüzdeki kadın cinayetlerine kadar varan erkek egemen yapının kadını nasıl özel mülkiyet konusuna dönüştürdüğü, eril iktidar tarafından üretilip nesiller boyunca aktarılan namus olgusunun erkeklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal çıkarları için nasıl kullanıldığını inceledim. Üçüncü bölümde de ülkemizde işlenmiş sekiz ‘’namus cinayeti’ vakasını, hukuksal ve sosyolojik açıdan ele aldım ve bu örnekler üzerinden yargı boyutunu inceledim.

Namus kadın üzerinde baskı kurma aracı mıdır?

Evet kesinlikle. Namus olgusu toplumsal anlamda bir kurucu yasadır. Sosyo-ekonomik yaşamı ve oradan da siyasal yaşamı düzenleyecek kadar güçlü bir kurucu yasa işlevi görmüştür, hala görmektedir. Bunu günlük hayatımızda gözlemek mümkündür. Bizler farkında olmadan yaşantımızı namus olgusunun belirlediği normlara, kurallara göre yaşıyoruz. Sokakta nasıl yürüyeceğimizi, nasıl konuşacağımızı, nasıl giyineceğimizi, nasıl oturup kalkacağımızı bu kavram belirliyor. Bunlar kültürel olarak kabul ettiğimiz namus olgusunun dayattığı ahlaki kurallardır. Peki, bu kavram nasıl ortaya çıktı? Tüm insanlık tarihi boyunca hep var mıydı? Toplumun ilk oluşumuna baktığımızda avcı-toplayıcı toplumda baskı yok. Kadın ve erkek eşit. İnsan topluluklarının zaman içinde yerleşik yaşama geçip tarımsal üretime başlamasıyla birlikte kadının rolü ve konumu da değişiyor. Eşitsizlik başlıyor. Tarımsal üretimle birlikte ortaya çıkan ürün fazlasının yarattığı özel mülkiyet nedeniyle eşitsizlik başlıyor. Tarımsal üretim, kabileler arası savaş ve erkeklerin üretim araçlarına hakimiyeti nedeniyle anaerkil toplum tipinden ataerkil toplum biçimine geçilmiştir. Erkeğin öne çıkması fiziksel güç ile alakalı değil. Bu dönemde kadın da erkeğe benzer fiziksel özellikler sergiliyor. Ancak kadın doğurgan bir canlı olduğu için kucağında bebeğiyle savaşa katılması düşünülemezdi. Erkeğin bir adım öne çıkması onu kahraman-savaşçı konumuna yükseltirken, kadın ikinci planda kaldı. Bu aşamadan sonra ekonomik, sosyal ve politik gücü ele geçiren erkek, kadını egemenliği altına almaya başlamıştır. Kadın bedeninin cinsel denetimi de bu aşamadan sonra başlamıştır. Modern topluma gelirken de bu süreç bu şekilde evrilmiştir. Kadın bedeni iki yönden ekonomik değer taşıyor. Birincisi doğurgan olduğu için iş gücüne eleman temin ediyor, ikincisi ise doğurduğu çocuklar üzerinden erkeğin servetinin doğru soya aktarılmasını sağlıyor. Kadının doğurganlığı işgücü üretmesi nedeniyle evlilik aşamasında, karşılığında ekonomik değer alınan bir meta haline dönüştürüyor onu. Bugün başlık parası olarak bildiğimiz geleneğin tarihteki başlangıcı ‘’sığır evliliği’’dir. Gelin alan aile, kızın karşılığında ailesine belli sayıda sığır vermek zorundaydı. Bu gelenek günümüzde başlık parası, süt parası gibi isimlerle halen karşımıza çıkıyor. Bu, kadını erkeğin mülkü haline getiren bir olgudur. Sığır karşılığında kızını gelin vermek. Başlık parasının da anlamı budur. Kızın bir ekonomik değer taşıması ve karşılığını babasının alması. Çünkü baba ailenin sahibidir. Aile babanın mülküdür. Buna ataerkil döneme geçişten sonra “Roma tipi aile” adı verilmiştir. Roma tipi ailede baba; eşlerinin, çocuklarının, kölelerinin ve hayvanlarının sahibidir. Onları korumak gibi öldürmek yetkisi de vardır. Kız çocuğunu istediği aileye, alacağı maddi imkan karşılığı verebilir, onu cezalandırabilir ve hatta öldürebilir. Kadın, çocuk ve hayvan babanın malıdır. Bugün yaşadığımız toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökeninde kadının bu kadar ağır şekilde erkek tahakkümü altına sokulmuş olması yatar.

Kadının, erkeğin servetinin aktarılma aracı da olduğunu söyledik. Erkek, çocuğun kendi soyundan olduğundan emin olmak istiyor. Bu nedenle kadın bedenini cinsel denetim altına almış. Burada da kadın bedenini denetleme aracı olarak namus kavramı ortaya çıkıyor. Kız çocukları cinsel saflıklarını koruma, erkek çocuklar da bunu denetleme öğretisiyle yetiştirilmektedir. Kadın namusun taşıyıcısı, erkekler de kadının cinsel saflığının korunmasından kaynaklı şerefin taşıyıcısıdır. Şerefi zedelenen erkek, saflığını koruyamayan veya korumayan kişiyi cezalandırma yetkisine sahip oluyor. Günümüze kadar gelen bu kavram ve anlayış, kadının en temel hakkı olan yaşam hakkını elinden alacak kadar vahşi şekilde karşımıza çıkıyor ve ‘’namus cinayeti’ olarak adlandırılıyor.

Namusu salt, ahlaki ya da biyolojik bir kavram olarak inceleyemeyiz. Namus, erkeğin sosyal ve politik çıkarlarına hizmet eden bir kavramdır. ‘’Namus cinayeti’’ kavramı da doğru bir isimlendirme değildir. Toplumda bu şekilde adlandırıldığı için böyle söylüyoruz ama bunlar sadece cinayettir. Namus cinayeti denilince cinayete gerekçe oluşturmuş, hafifletmiş oluyoruz. Çocuk gelin ifadesinde olduğu gibi. Oysa çocuktan gelin olmaz. Çocuk çocuktur.

Şunu söyleyebiliriz; Marx ve Engels hep sınıf çatışmasından bahsetmiş ve insanlığın en büyük sorununu sınıf çatışması olarak belirtmişlerdir. Ancak feminist yazarlar şunu söylüyor; insanlık tarihinin en büyük çatışması sınıf çatışması değil, cinsler arası çatışmadır. Bu, tarihinin en eski ve acımasız çatışmasıdır.

Toplumların cinsiyeti olur mu?

Evet. Cinsiyeti var ve toplum erildir maalesef. Feminist literatürde erkek otoritesine dayalı toplumsal yapıyı anlatan Latince’deki baba sözcüğünden türetilen ‘’Patriyarka’’ terimi kullanılıyor. Türkçe karşılığını ataerkillik veya eril olarak tanımlıyoruz. Eril iktidar, iktidarda sadece erkeklerin olması anlamına gelmiyor. Yani seçilmiş liderin kadın olması, eril toplum yapısını değiştirmiyor. Toplumun, bizi yöneten bütün kurallara ve değerlere bakıldığında aslında erkek yanlı ve erkek değer yargılarına göre oluşturulduğunu görüyoruz. Bu eril iktidar, toplumların gelişmişlik düzeylerine ve kültürlere göre değişiklik göstermekle birlikte bütün kültürlerde mevcut. Masallarda bile aynı kültür var. Toplum bizi bu şekilde kodluyor. Hakaretler, küfürler bile kadın üzerinden yapılıyor. O şekilde kurgulanıyoruz. Tüm masallarda mağdur ve kurtarılmayı bekleyen bir prenses ve onu kurtaran gelmesi beklenen kahraman bir prens var. Zihniyet devrimi olması için bütün bunların değişmesi gerekiyor. Ben kendime bakıyorum. Kitabı yazdım, evet, ama uygulamadaki sonuç? Maalesef üzücü çünkü o kodlarla çevrelenmişim. Giyindiğim zaman yakamı bağrımı çekiştiriyorum. Önce kendimizi bu konularda bilinçlendirerek sonra etrafımızı bilinçlendirebiliriz. Bu çalışma süresi benim için bir eğitim süreciydi. Öğrendiklerimi etrafıma aktarıyorum tıpkı bir zincir gibi. Bu şekilde zihin devrimini gerçekleştirebiliriz.

Neden erkek kadına şiddet uyguluyor?

Dediğim gibi kadını denetlemenin en kolay yolu bedenin üzerinden kısıtlamalar üreterek onu denetim altına almaya çalışmaktadır. Toplumu namus olgusu yapılandırır ve yönetir. Bu yapı erkek yanlı bir yapıdır. Toplumsal yapı buna göre kurulur. Kamusal alanda erkek özgür, kadın kısıtlıdır.  Kadını özel alan dediğimiz ev içine hapseder, erkeğe serbestlik ve denetim hakkı tanır. Yasalar da bu ölçüye göre oluşturulmuştur. Toplumun genelinde namus cinayetlerine karşı bir sessizlik var. Bunu haklı gören bir kabul var. Bu yüzden erkeğin şiddet uygulaması normal karşılanıyor. Ortada bir cinayet olsa bile namusumu temizledim diyerek fail itibar kazanıyor. Şiddet ve namus ikili olarak değerlendiriliyor. İşin içinde namus varsa şiddet meşru görülüyor. Kadının toplumsal cinsiyet kimliği algısına aykırı olarak değerlendirilen davranışları nedeniyle, erkek şerefini yitirmiş kabul ediliyor ve kadını öldürmesi normal karşılanıyor.

Kadın cinayetlerinin istatistiklerine yer vermişsiniz ne düşünüyorsunuz bunlarla ilgili?

Çok acı. Bunlar sadece basına yansıyanlar veya tespit edilebilenler. Rakamlar çok daha üzerindedir. Tez sırasında bu konuyla ilgili resmi kurumların verileri veya çalışmalarında neler var diye baktığımda çok bilgi yok aslında. Sadece Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2006 yılında yayınladığı bir çalışma var; TBMM araştırma Komisyonu Raporu. Töre ve namus cinayetleri ile kadına ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılması amacıyla kurulan TBMM araştırma Komisyonu’na ait verilerde 2000-2005 yılları arasında işlenen kadın cinayetlerine ilişkin tespitler ve rakamlar var. Bunlar ilk resmi veriler ama devlet bunları sadece adli vaka olarak görmüş. Münevver Karabulut cinayetinden sonra kurulan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çalışmaları ve çabası sonucu cinayet rakamları artık tutulmaya başlandı. Konunun sadece adli vaka olarak değerlendirilmekten öte toplumsal bir sorun olduğu tüm topluma gösterildi bu sayede. Geçtiğimiz yıl ilk defa Polis Akademisi, kadın cinayetleri ile ilgili olarak 2016-2017-2018 verilerine ilişkin resmi bir rapor yayınlandı. Umarım bu veriler resmi olarak düzenli şekilde raporlaştırılır. Çünkü mücadelenin ilk adımı gerçeği kabul etmektir.  2009 yılında 109 kadın öldürülmüştü, 2018 yılında 440 kadın öldürüldü. Bu yıl daha ilk dört ayda 137 kadın öldürüldü. Rakamlara baktığımızda her yıl artıyor ne yazık ki.

Dünyadaki kadın eşitliğinden bahseder misiniz?

18. yy. sonu ve 19. yy. başlarında dünyada kadınların mücadelesine tanık olmaya başlıyoruz aslında. İlk olarak 1789 Fransız Devrimi’ne bakabiliriz. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de eşitlik, eşit yurttaş vurgusu var ama oradaki yurttaş vurgusuna; aslında erkeğe yapılan bir vurgu olduğu, kadını dışında tuttuğu, bu nedenle de evrensel olmadığı yönünde eleştiriler getiriliyor. Bildirgedeki tarafsız yaklaşım, insan kavramıyla erkek cinsini özdeşleştirmiştir. Buna itiraz geldiğinde de onlara iki tane örnekten bahsedebiliriz. O dönemde Fransız Devrimi’nde etkin rol alan, insan hakları mücadelesinde etkili iki entelektüel kadın var; Olympe de Gouges ve Madama De Rolland. Bu iki isim itiraz etmişler. “Bu bildirin sadece erkeklerin haklarını savunuyor, biz de kadın olarak bu toplumdayız, kadınlara da eşit haklar istiyoruz” demişler. Tam da bu noktada, getirilen eleştirinin ne kadar haklı olduğunu görüyoruz. Çünkü o devrimci mahkemeler ikisini de kötülük kaynağı olarak görüp giyotine gönderiyor, idam ediliyorlar ve daha da acı olanı dönemin gazetelerinde bu iki kadının idam edilmesi, kadınlara büyük ders olduğu şeklinde savunuluyor. Gazete haberlerinde ‘’siyaset yapmak istedi, anne rolünü, kadın rolünü unuttu, doğasının üzerine çıkmak istedi, cinsine yakışan erdemi unuttu ve giyotin ona cezasını verdi’’ şeklinde haberleştiriliyor. Bu cezalar bildirgeye yapılan ‘’erkek yanlı’’ eleştirilerini de haklı çıkartmış oluyor.

Avrupa’da Sanayi Devrimi feminist hareketlerin ortaya çıkmasında önemli bir etkendir aslında. Çünkü kadınlar evin dışına çıkıp çalışma hayatına katılmaya başlamıştır. Kadınlar 18. yüzyıldan itibaren yaşadıkları eşitsizliği fark ediyorlar ve bunun doğal bir süreç değil toplumsal ve kültürel bir eşitsizlik olduğunu kavrayıp mücadele etmeye başlıyorlar.  Ancak ilk yıllardaki mücadele insan hakları dışında daha çok çalışma hakkı, oy hakkı, eşit iş eşit ücret hakkı, evin dışına çıkabilme, çocuklar üzerimde velayet hakkı gibi konularda eşitlik mücadelesi söz konusuydu. Napolyon ‘’Yurttaşlar Yasası’nda kadını; reşit olmayan çocuklar, kısıtlılar ve deliler ile aynı kategoride değerlendiriyor. 19. yüzyılın ortalarına kadar kadınlar, kocalarının ve babalarının mülkü sayılıyor mesela. Tarih kadını görmüyor aslında.

Kadınlar fark ediyor ki bizim aslında toplumda yaşadığımız eşitsizlik doğanın bir gereği değil, toplum düzeni tarafından oluşturulmuş ve bize ezberletilen değerlerdir. Simone de Beauvoir’in ‘’kadın doğulmaz kadın yapılır’’ sözü bu durumu çok güzel ifade ediliyor. Yıllar içerisinde kadın mücadelesi toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları mücadelesine evrilmiştir. Bugünkü anlamıyla insan hakları kavramı Birleşmiş Milletler’in belgelerinde görülmeye başlanıyor. İnsan haklarının temel belgesini oluşturan 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesine getirilen kadını dışladığı eleştirisi dikkate alınarak hazırlanmıştır. Ancak bu belge de aynı eleştiriden kurtulamamıştır.

Kadınlar 19. ve 20. yüzyılda yapılan mücadeleler ile sonuç almaya başlamışlardır. 1970’leden sonra yeni feminizm akımı başlamıştır. Bu akımla birlikte cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı adaletsizlik ve haksızlıklar konusunda toplumsal bilinçlenme artmıştır. Duyarlılıklar artmıştır. Bunların sonucu olarak örneğin İngiltere’de eşit işe eşit ücret yasası 1970’te, cinsiyet ayrımcılığına karşı yasa 1975 çıkartılıyor.

Bu mücadeleler sonucunda BM kadınlara ilişkin özel bir sözleşme düzenlemiştir. 1979 yılında CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) kabul edilmiştir. Bu belgede ilk defa uluslararası bir belgede toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadının insan hakkı ihlali olarak geçiyor.

Türkiye de kadın eşitsizliğinden bahseder misiniz?

1985 de Türkiye CEDAW’i imzalamıştır. Kadınlar için çok önemli bir belge ama en çok çekince konan insan hakları belgesi olma özelliği de var. Türkiye, yasalarındaki kadın –erkek eşitliğine aykırı maddeleri düzelteceğini taahhüt ederek belgeyi imzalıyor. Özellikle Ortadoğu ülkeleri ve Afrika ülkeleri çok fazla çekince koymuş bu belgeye. Toplumsal yaşantımız, dini inancımız, örf ve adetlerimiz bu belgeyi kabul etmeye uygun değil gibi bir çekinceleri var. Aslında bu bir bahane. Eril dediğimiz kadın sömürüsüne dayanan toplumsal düzeni değiştirmek istemiyorlar. Türkiye böyle bir çekince koymamış. Tam tersi yasalarını bu sözleşme çerçevesinde düzenlemeyi kabul etmiş. Cinsiyet eşitliğini sağlamak için çerçeve yasalar çıkartmayı taahhüt etmiş.

BM’nin Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı’nı çekince koymadan imzalamıştır. Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda değişikliğe gidilmiştir.4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile şiddete uğrayan veya uğrama ihtimali olan kadınların koruma emri çıkartabilmeleri gibi olumlu adımlar atılmıştır. Türk Medeni Kanunu’nda yapılan değişiklikler elbette yeterli olmamıştır. CEDAW’ dan sonra iç hukukun tümünde uyum düzenlemeleri yapılması gerekmiştir. CEDAW gibi taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler, AB uyum yasaları ve Türkiye’ deki kadın hareketlerinin çabaları sonucunda TCK değiştirilmiştir. 5237 sayılı yeni TCK 2006’ da yürürlüğe girmiştir. Bu sayede cinsel suçlar kişilere karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Töre saikiyle kasten öldürme suçu, kasten öldürme suçunun nitelikli hali kabul edilmiş ve cezası ağırlaştırılmıştır. Bu sayede haksız tahrik indirimlerinin önlenmesi amaçlanmıştır. Ancak mahkemelerde görülen davalarda töre saikiyle işlendiğinin kanıtlanmadığı durumlarda halen kadın cinayetlerinde haksız tahrik ve iyi hal indirimlerinin halen uygulandığını açıkça görüyoruz.

Özellikle 2012 yılında Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı Kanun’un kabul edilmesi çok önemlidir. Bugün kadınların en önemli güvencelerinden birisidir. Ancak bu koruma kanununun da etkin uygulanmadığını görüyoruz. Bu yasa etkin uygulanmış olsaydı bugün birçok kadın kardeşimiz halen yaşıyor olacaktı. Bunu bilmek çok üzücü maalesef.

Bugün biz kadınların en önemli dayanağı olarak sayabileceğimiz bir diğer belge ise 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’dir (Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi). Kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığı olan ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşmenin dört ilkesi öne çıkıyor;

  1. Önleme: Sözleşme devletlere şiddete karşı önce önleyici toplumu yarat diyor. Şiddet ortaya çıkmaya cesaret edemesin. Eşitlik şiddetin panzehridir. Eşitliği sağla ki şiddet yer bulamasın toplumda.
  2. Koruma: Şiddet ortaya çıktıysa kolluk kuvvetleri ile etkin bir koruma sağla. Burada 6284 sayılı yasanın etkin uygulanması gerekiyor.
  3. Kovuşturma: bir suç oluştuysa eğer etkin ve adil bir kovuşturma ile bu mağduriyeti gider, adaleti sağla diyor. Burada hemen kadın cinayeti faillerinin aldığı indirimler, parkta, otobüste şiddet uygulayan erkeklerin serbest bırakılması ve Şule Çet davasında olduğu gibi mahkemelerde faillerin değil, cinayete kurban giden kadının yaşantısının yargılanması gibi yaşadığımız örnekler geliyor aklımıza. Demek ki koruma önlemi yeterli olmadığı gibi kovuşturma kısmında da daha yapılması gereken çok iş ve alınması gereken yok var demektir.
  4. Politika: Şiddete sıfır tolerans gösteren politik bir irade ortaya konulması gerekiyor.

Kısacası yasaları çıkartmak yeterli olmuyor. Bu yasaların ruhuna uygun uygulanması için adaleti dağıtanların zihniyet dönüşümü gerekiyor. Bu da toplum olarak genel bir zihniyet devrimini gerektiriyor.

Şimdi şöyle bir şey de var, Kadir Has Üniversitesi’nin Toplumsal Kadın Araştırmaları Merkezi var. O araştırmaların sonuçlarında neler olduğuna bakıyorum. Bu 2019 araştırmasında, kadına bakış, toplumsal cinsiyet eşitliğine bakış ile ilgili bir araştırma var. Orada katılımcılar kadınların hayatlarındaki en önemli sorun olarak %64 ile birinci sıraya şiddeti koymuşlar. Ayrıca kadınların boşanmayla ilgili eğitim seviyeleri arttıkça, şiddetli boşanma gerekçesi olarak görme oranları artıyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe kadın diyor ki “Ben ailede şiddet görüyorsam bir şekilde bu benim için, boşanmak için bir gerekçedir”. Ama eğitim seviyesi düştükçe bu gerekçe daha az seviyelere iniyor. Şimdi burada kendi kendine yetebilirdik, kendi ayakları üzerinde durabilme durumu var. Eğitim seviyesi düşük olan kadın şiddetten ne kadar şikayet etse de kendi ayakları üzerinde duramadığı için o erkeğe muhtaç hale geliyor.

Benim yakın zamanda gördüğüm bir örnekte, kadın bebeğini alıp kız kardeşinin evine gelmek zorunda kalmış. Kadın ile konuştuğumda kadının hikayesinin aslında çok bildik bir hikaye olduğunu gördüm. Kadın evde sürekli şiddet görmüş ve “Şiddetten siz mi kaçtınız?” dediğimde, “Hayır” dedi. Kocası evi terk etmiş. “Sıkıldı ve gitti” dedi. Kadın şiddet görmesine rağmen evi terk edemiyor. Çünkü kucağında iki buçuk yaşında çocuğu var. Çocuğu bırakacak kimsesi olmadığından çalışamıyor ve hayatı boyunca da hiç çalışmamış, eğitimi yok. Bu durumda şiddet görse de erkek geri gelsin diye dua ediyor. Birkaç gün önce sosyal medyada fotoğraflarını gördüm; eşi ve çocuğuyla pikniğe gitmişler, çok mutlu görünüyorlar. Yani o evin içinde şiddet aynen yaşanmaya devam edecek. Bu yüzden kız çocuklarının okutulmasına, eğitimlerine çok daha fazla önem verilmesi gerekiyor. Hani o Mehmet Aslantuğ’nun söylediği çok güzel bir söz vardı televizyonda; ‘’Hiçbir kadın, bir erkeğin vicdanına mahkum kalmasın’’ diye.

Ülkemiz şartlarında bu ne kadar mümkün peki? Bugün ülkemizde çalışabilir erişkin kadın nüfusu yaklaşık 25 milyon. 11 milyon kadın iş aramadığı için iş gücünün dışında sayılıyor. Yani bir erkeğe bağımlı yaşıyor. Geri kalan 14 milyon kadının ise sadece %34’ü istihdam ediliyor.  20 milyon kadın ne işte ne okulda maalesef. Hiçbir erkeğin cüzdanına, kredi kartına, onun yaşantısına ve onun vicdanına mahkum kalmadan yaşayabilmek, aslında bütün çabamız olmalı.

Kadınların şiddet gördükten sonra fotoğraflarını sosyal medyada yayınladıklarını görüyoruz artık. Galiba sessiz kalmamanın önemli olduğunu anladık ve sosyal medya işimize bu noktada gerçekten yarayacak, diye düşünüyoruz. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii ki, çok önemli. Bir slogan var son dönemde çok anlamlı; “asla yalnız yürümeyeceksiniz’’ diye. Kadına eskiden öğretilen neydi? Aile içinde olan aile içinde kalır. Aman kimse duymasın, kol kırılır yen içinde kalır. Kadın bu söylem ile yetiştiriliyordu. Fakat son yıllarda bunun tam tersi yapılıyor. Artık slogan değişti; ‘’Sen değil o utansın, utanılacak şeyi yapan o, sen değilsin’’ diyoruz. İşte o nedenle toplumda kabul görmüş sanatçıların, ünlü kişilerin, dışarıdan güçlü olarak gördüğümüz kadınların yaşadıkları şiddeti, tacizi açıklamaları diğer kadınları da cesaretlendiriyor. “Evet, saklayacak bir şeyim yok, suçlu olan ben değilim” diyerek yaşadıklarını açıklayabiliyor, haklarını arayabiliyorlar. O yüzden insanlar cesaretle paylaşmalılar. Çünkü o ahlaksızlıkları ifşa ettikçe utandıracağız. Toplumsal kabullerimizi değiştirme meselesi var bir de. Şiddet uygulayanları utandırarak, onu ayıplayarak, onun hata yaptığını yüzüne vurarak, onu dışlayarak bir şekilde önlem alacağız. Bu bilinç değişimi ile toplumsal kabullerimizin değişebileceğini düşünüyorum.

“Bir kadını itibarsızlaştırmak istiyorsanız en güzel şey, onu cadaloz olarak aşağılamaktır” diyor bir hocam. Ülkemizdeki kadın hakları mücadelesi verenler için de bu yapılıyor. Bir “Panter Emel” yakıştırması vardır biliyorsunuz. Ülkemizde de feminizme karşı bir ön yargı var. Feminizm kelimesi geçtiği zaman erkek düşmanlığı akla geliyor. Feminist denildiği zaman da aile kurumuna karşı, anneliği dışlayan, küçümseyen, belki cinsel tercihleri farklı insanlar akla geliyor. Mesela Panter Emel diyerek onu itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Bu isim ve tanımlama, onun hayvanlar için verdiği haklı mücadeleyi gölgeledi. Feminist mücadele veren insanlar için de erkek düşmanı, lezbiyen, aile kuramamış kadın gibi yakıştırmalarla etkisizleştiriliyorlar. Türkiye’deki feminizm kavramı neler çağrıştırıyor diye yapılan bir araştırma da vardı hatta. Karşılığı çok olumsuz maalesef. Oysaki bu kadın hakları meselesi değil, bir insan hakları mücadelesidir. İnsanlara bunu anlatmak lazım. O yüzden bu eşitlik mücadelesi sadece kadınların değil, gerçekten demokrasiye ve eşitliğe inanan erkeklerin de mücadelesi olmalı. Bu nedenle erkeklerin kurduğu ve yönetiminde çoğunlukla erkeklerin olduğu “Yanındayız” Derneği mesela çok kıymetli. Türkiye’de saygınlığı olan çok değerli gazeteciler, iş insanları, üst düzey yönetici ve akademisyenlerden oluşuyor dernek. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak için etkin bir mücadele veriyorlar, bunu çok önemsiyorum ben.

Son söz olarak Michelle Obama’nın yazdığı ‘”Benim Hikayem” kitabındaki güzel bir tespiti söylemek istiyorum; “Anlamlı toplumsal değişiklikler yalnızca alt katmandakilerin çabalarıyla meydana gelmez. Hükümetlerin gerçekleştirecekleri güçlü politikalar da gereklidir’’. İstanbul Sözleşmesinin ‘’Politika’’ başlığında vurguladığı gibi. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği sosyo-politik bir sorundur.

 

 

“Kadının beyin gücüyle baş edemeyen erkeğin kaçış yöntemidir şiddet.”

Güneşe Dokunan Kadınlar Konferansı’nın konuklarından biriydi İrfan Kangı. Senaryosunu yazıp yönettiği “Kadın Kafası” isimli oyununa davet etti bizi. Oyun başlamadan önce bizi kırmadı ve sorularımızı yanıtladı.

İrfan Bey. Öncelikle bizi oyununuza davet ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bir oyun yazdınız ve yönettiniz, ismi ‘’Kadın Kafası’’. Bize bu ismi neden tercih ettiğinizden ve oyunun içeriğinden bahseder misiniz?

Bu benim yazdığım üçüncü oyun. Üç oyunda da farklı tarzlar denemeye çalıştım. Kadın Kafası’nı yazma nedenim ise Türkiye’de kadına verilen değer ve kadına uygulanan ikincil bakış açısını mizahi bir dille eleştirmekti. Erkeklerin çok daha basit bir yapıya sahip olduklarını ama kadınların daha zekice düşünebildiklerini ve daha karmaşık bir yapıya sahip olduklarını vurguladım. Bunu da komik bir dille yazmak istedim. Türkiye’deki erkek yazarlarda şöyle bir sorun var. Kadın dedikoducu, dırdırcı, karikatür bir tip. Ben de Kadın Kafası’nda bunun tam tersini anlatmak istedim. Bir nevi Türk Tiyatrosu’ndaki erkek yazarlara karşı kadının değerini gösterebilmek adına bir fikirdi bu. Kadınların o renkli ve eğlenceli dünyasının, bizim basık dünyamız karşısında ne kadar farklı olduğunu göstermeye çalıştım.

Türkiye’de kadınla ilgili verilmek istenen mesajlar yeterli mi sizce? Bu mesajlar doğru iletilebiliyor mu?

Asla! Yani zaten yeterli olsa kadınlar bu sıkıntıları yaşamazlar. Toplumun her kesiminde en üst kademeden en alt kademeye kadar kadını ikincilleştirme ve ötekileştirme söz konusu. Çok kolay bir şekilde bu ülkede kadına şiddet uygulanabiliyor ve kadınlar bir takım haklardan mahrum bırakılabiliyorlar. Bu ülke çok geniş topraklara sahip. Örneğin kırsalda, tarlada kadını saatlerce çalıştırabilen bir erkek ama kadına “Sen çalışamazsın. Evde oturacaksın, yemek yapacaksın” diyen de bir erkek. Yetiştirilme tarzıyla alakalı bir durum bu. Ben daha üstünüm ve iyiyim duygusu. Erkeklerde kas gücü fazla olduğu için bunu göstermek istiyor ve bir üstünlük çabasına giriyor. İlk insanlardan beri bu böyle. Kadının beyin gücüyle baş edemeyen erkeğin bir kaçış yöntemidir buna başvurmak. Günümüze baktığımızda gazete ve haberlerde şunu görüyor muyuz? Hangi kadın metrobüste bir erkeği taciz etti? Ya da bir kadın eski kocasını öldürdü mü kendisinden boşandığı için? Hayır, görmüyoruz. Bizim gibi eğitimsiz toplumlarda özellikle erkeğe başka bir özellik bahşediliyor. “Oğlumdur yapar. Aman kız mı? O evden çıkmasın”. Bu ayrımcılığı çocuk küçük yaşta öğrenerek yetişiyor ve bu korkunç bir şey. Bu durumda bir annenin çocuğunu kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiği bilinciyle yetiştirmesi gerekir.

Sanat ile ilgilenen insanların da şiddet eğilimi içerisinde olduğunu haberlerden duyuyor, görüyoruz. Sizin böyle bir tanıklığınız oldu mu daha önce?

Yani birebir gözümün önünde olsa müdahale ederim ama bunu yapanlar var mı? Tabii var. Çünkü aynı coğrafyada yetiştik. Aynı yemeği yiyoruz ve aynı yeri paylaşıyoruz. Burada kendini nasıl yetiştirdiğin önemli. İnsanlar zaten hayvani duygularla var olan yaratıklar ama bizi modern yapan hayatta yaşanabilen kılan şey ne? Toplumsal kurallar ve ahlak. Bunlar bizim hayata bakış açımız. Yani ben şurada birinin kafasına vurup, elinden parasını alsam benim hırsız ya da gaspçı olduğumu kanunlar belirler. Evet, ben o paraya sahip olmak istiyorum ama o paraya hırsızlık yaparak mı yoksa çalışarak mı sahip olacağım benim ahlak kültürümle alakalı bir şey. Dolayısıyla bunun sanatla sanatçıyla çok alakası yok çünkü aynı toplumun içerisinde yaşayan insanlar birbirine şiddet uygulayabiliyor. Geçenlerde bunun çok canlı örneklerini gördük, çok meşhur isimler. Maalesef oluyor. Ünlüler dünyasında bu haberler medyada çok daha büyük yer aldığı için bu kadar konuşuluyor. Şu anda Mecidiyeköy’de bulunuyoruz. Burada on bin tane hane varsa, birinde bile şiddet uygulanıyor olabilir. Daha kırsalları düşünelim. Biz burada konuşurken belki de beş yüz tane evde birilerine şiddet uygulanıyor olabilir.

 

“Hepimiz çocuk gelinlerin çocuklarıyız aslında.”

Bugün çok değerli bir yönetmeni ağırladık Üsküdar Üniversitesi’nde. Bingöl Elmas. Evcilik isimli belgeselini izlemiştik. Erken yaşta ve kendi istekleri dışında evlendirilen 4 çocuk gelinin hikayesini anlatan belgesel bir kez daha gerçekleri bize göstermişti. Kendisi ile irtibata geçtik ve okulumuza davet ettik. Bizi kırmadı. Radyo Televizyon ve Sinema bölümü öğrencilerimizle birlikte belgesel gösteriminin ardından kendisiyle sohbet ettik. Sonrasında da Güneşe Dokunan Kadınlar ekibimizle bir röportaj gerçekleştirdi. Bugüne kadar ettiğimiz en keyifli sohbetlerden biriydi.

Nasıl karar verdiniz bu belgeseli yapmaya? Ne oldu, ne gördünüz, ne farkettiniz de böyle bir belgesel yapmaya karar verdiniz?

Daha önceki filmimi çekerken okumalar yapıyordum bu konuyla ilgili. Türkiye’de kadın olmakla ilgili. Sonra Uçan Süpürge’nin çocuk gelinler çalışmasını fark ettim ve oradaki verilere baktım. Çok yüksek rakamlardan bahsediyorlardı. Zamanın değiştiğini, bu konunun belli bölgelere ait bir sorun olduğu düşünüyordu çoğu kişi. Oranların ne kadar yüksek olduğunu görünce bu konuya odaklandım ve bir baktım ki hepimiz çocuk gelinlerin çocuklarıyız aslında.

Bu kadınlar ile nasıl tanıştınız? Onları nasıl ikna ettiniz?

Gösterimler için çok şehir dolaşıyordum. Gittiğim yerlerde herkese haber bırakıyordum. Yüksekova’da kabul ettiler. Çekimlere başlayacağız. Hepsi birden vazgeçtiler. Önce kocaları ve babaları ikna etmeniz gerekiyor. Bu filmde yok ama önceki filmde Yıldız’ın kocasını ikna etmek için bir düğünde bütün gece halay çektiğimi biliyorum. Halay çekmeyi çok seviyorum ama demek istediğim, “Biz yabancı biri değiliz, sizden biriyiz”. Mesela Nevşehir’deki Hayriye abla orada çocuk-evlilikle ilgili bir çalışma yapıyordu. Onunla konuşmaya gittiğimizde torununun geldi ve bir anda Hayriye ablanın hikayesini fark ettik. Yine gösterim için Almanya’ya gittim. Orada Şaziye ile karşılaştık. Yollarımızın kesiştiği insanların hikayelerini fark edip, izinlerini aldık. Önceki projede asistanım olan bir arkadaşım Naze ile tanıştırdı bizi. Naze’yi ikna etmek için önce ben kendi hikayemi anlattım. Bu bir derinlemesine muhabbet. Zaten oralara “hadi ben geldim” deyip gidemiyorsunuz. Bir güven ilişkisi kurulması gerekiyor, bir tanıdığın olması gerekiyor, “bizim kız” denilmesi gerekiyor.  Bazı topluluklar çok kapalılar. Siz öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya “ben geldim. Sizin hikayenizi yapacağım” diyemiyorsunuz. O yüzden iyi ilişkiler lazım her şeyden önce, belgesel filmde de böyle. Bir insanın sizinle dertleşebilmesi için, sizinle güven ilişkisi kurması gerekiyor. Bu kadınları da ikna etmek hiç kolay olmadı. Bir keresinde Mardin’de bir çekim yapacaktık. Kadınlar kabul ettiler. Her şey hazır. Çekim yapılacak ama kadınlar bir anda vazgeçti. Birinci olarak medyatik bir durum istemiyorlar. İkincisi çok mahrem bir alan. Kapı kapı dolaştık, sohbet ettik. Tabii önce kocaları ya da babaları ikna ediyoruz. Onların bize inanmalarını istiyoruz. Güven ilişkisi kurmaya çalışıyoruz. Her birimiz onların hayatlarına misafir oluyor, onların hayatlarının içine giriyoruz. Mesela Feride’nin hikayesinin tamamını bilmiyorduk. Bize güvendi, ondan sonra bu kaçırılma hikayesini anlattı. Bunu anlattıktan sonra biz “Oley, müthiş bir hikaye” demedik. O bize izin verdiği halde biz bir sürü yere danışarak bu hikayeyi filme koyduk. Onun için risk oluşturmadığına inandığımız an filme koyduk. Bu kadınlarla ilişkilerimiz hala devam ediyor. Hala neler yaptıklarını biliyorum, takip ediyorum çünkü onlara karşı sorumluluk hissediyorum. Filmdeki tek erkek örneğin. Onu da korumaya çalışıyorum aynı zamanda. Aslında Lezgin’in yaptığı şey büyük bir kabahat. Medya hep onları gösteriyor. Bıyıklı, şalvarlı adam. Bütün diziler, bütün filmler bunları karikatürize ediyor ya da içini boşaltıyor, ya da hedef haline getiriyor. Cahil kişi ikonunu onun üzerinden yaratıyor. Ama Lezgin benim için o değil. Benim için o da bir kurban. “Ben, benim normlarımın içinde bunları yapıyorum” diyor her ne kadar başka bir tercih yapabilme şansı varsa da. O içinde bulunduğu koşullarda onun için ölmüş karsının yerine iş görebilecek birini almasının bilinci Lezgin’in bilinci değil, toplumsal bir bilinç. Onu öğrenmiş. Bazı insanlar, “Aklı var, kafası var, düşünsün” diyorlar. Düşünmeyi bilmek, sorgulamayı bilmek de bir donanım gerektiriyor. “Vicdanlı davransın” diyorlar. Vicdan dediğiniz şey hazırda yetişmiş bir şey değil. Vicdan dediğiniz şeyi de öğretiyorsunuz. İyi olmayı, doğru seçim yapmayı, sağlıklı seçim yapmayı öğretiyorsunuz. İyi insan ve kötü insan diye net bir ayrım yok. Çok iyi insandır ama bir sürü konuda, bir sürü sorunlara neden oluyordur. Cehenneme giden iyi niyet taşlarını döşüyordur mesela. E siz ona “iyi insan” deyip rafa kaldıramazsınız. Bütün bunlar çok uzakta, yabancı, bilmediğimiz şeyler değil aslında. Erkeklerin büyük bir bölümü, yaptıklarının bir başkasının hakkını ihlal anlamına geldiğini bilmiyor. Farkında değiller çünkü o toplumun içine doğuyorlar. Onlara bir erkeklik modeli, kadınlara da bir kadınlık modeli veriliyor. Hazır üzerine giydirilen bir kumaş oluyor, o da onun gerekliliklerini yerine getiriyor. Ama biz bilinçli bireyler olarak, üzerimize giydirilen bu şeyin sorunlu olan yerlerini üzerimizden çıkartmak zorundayız. Bu bana diğer bireye haksızlık yapmayı getiriyorsa beraberinde, ben bunu söküp kendimce yeniden dikmenin yolunu öğrenmek zorundayım. Mesela bir köy var, oradaki herkes dilencilik yapıyor ya da bir köy var, herkes hırsızlık yapıyor. Şimdi bütün bu insanlar kötü mü? Ya da başka bir coğrafyada insanlar ön dişlerini kırıyorlar. Bunun estetik olduğunu düşünüyorlar. Kırık dişli olmanın güzel olduğunu düşünüyorlar. Bu bize çok garip geliyor ama içine doğunca onun estetik anlayışı, onun iyilik anlayışı içinde başka bir yere oturuyor. Bütün bunlarla birlikte etraflıca mevzulara baktığınızda daha farklı şeyler görüyorsunuz.

Siz peki ne hissettiniz o hikayeleri duyunca?

Bilseniz de, boyutu sizi şaşırtıyor. Mesela Feride’nin hikayesi taş gibi üzerimize çöktü. O kadar küçücük bedenin, bu kadar büyük şeylerin içinden sağ çıkıp gelmesi çok etkileyiciydi. Ya da ne bileyim yaşadığı her şeyin içinden çıkıp Hayriye ablanın kendi hayatını kurmayı başarması da çok etkileyiciydi. Hem fark ediyorsunuz, hem onların gücü karşısında etkileniyorsunuz, hem de meselenin büyüklüğü karşısında eziliyorsunuz. Bir sürü duygusal ve düşünsel karşılığı var.

Geri dönüşler nasıl oldu?

Antakya’da bir köyde gösterdik belgeseli. Çok ilginç bir deneyimdi. İlk kez kadın ve erkeklerin aynı ortamda bulunduğu bir gösterim yaptık. Bir anda salonda bir kıpırdanma oldu. Kadınlar çıkmaya çalıştılar. Erkekler “Bize neden bunu gösteriyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Siz bize cahil diyorsunuz” dediler. Ama filmin sonunda hüngür hüngür ağlayıp, “Benim yardıma ihtiyacım var” diyenler de oldu. Bence bu filmin sonrası da filmdi. Çünkü bu hikayeler devam ettiler. Mesela bu filmin yurt dışında, ABD’de gösterilmesiyle birlikte bir fon oluştu ve buradaki kız çocukları için eğitim bursu vermeye başladılar. Bu benim için çok etkileyici bir şey. Yani sizin filminiz bir şeye öncülük ediyor, bir şey başlatıyor. Üniversite öğrencileri evlenmek üzere olan arkadaşlarını ikna ettiler. Dernekler kuruldu. 4-5 tane tez çalışması hazırlandı. Bu alanda niye uğraşıyorsunuz diye soruyorlar bana. Bence bu bizim için temel nokta. İşe yaradığını hissediyorsun. Çok kıymetli bir şey bu. Bir alkıştan, bir ödülden daha güçlü bir şey bu. Bu sorunların bir parçası da biziz. Belki arkadaşınız, belki ailenizden biri. Biz seyirci kalıyoruz. Bu bile suç ortaklığı yapmaktır. O insanlara destek olmamak suç ortaklığıdır. Kadınları, çocukları “Aman anandır, aman karındır” diye teşvik edersiniz bu da suç ortaklığıdır. Ben bu filmde köy kasaba her yerde gösterim yaptım ve çok ilginç deneyimler yaşadım. Kendi hikayesi olan insanlar bu filme çok reaksiyon gösterdi. Ya çok güldüler, ya çok ağladılar ya da filmin sonunda destek istediler. İzleyicilerden biri , “Teşekkür ederim. Ben annemi bugüne kadar hiçbir şekilde anlamıyordum, annemden nefret ediyordum ama şimdi anlıyorum ki çocuk yaşta evlenmiş, sorumluluğu üstlenememiş. Kabahat onda değilmiş”. Bizim memlekette şöyle bir şey var. Meseleyi hep kuyruğundan tutarız, hep sonuçları üzerinden değerlendiririz. Dolayısıyla çözümleri de sonuçlar üzerinden kurmaya çalışıyoruz. Bu durumda doğru tanıyı koyamıyoruz. Başka ülkelerde çocuk yaşta evliliklerin engellenmesi, çocukların korunması konusunda birçok yasa var. Biz zannediyoruz ki Türkiye’de bu durum babaannelerimizin döneminde kaldı. Hayır halen var. İnanılmaz boyutta devam ediyor. Bu evlilikler yasal olarak engellenmeli ve bunun yolu bir an önce bulunmalı. Bu insanları güçlendirmeliyiz. Çocuk hakkı ihlalinde kendi haklarını bilmeleri konusunda çocukları bilinçlendirmeliyiz. Ama öncelikle çocuk evlilikleri engellemeliyiz. Bizim toplumumuzda erkek çocuklar dışarı için, kız çocuklar ev için eğitiliyor ve evliliğe hazırlanıyorlar. Tamam hazırlanabilir ama o çocuğun güçlendirilmesi, kültürel ve fiziksel açıdan donanımlı olması gerekiyor. Birey olmayı bilmesi gerekiyor. Hayır demeyi öğrenmesi gerekiyor. Şiddete karşı çıkacak bilince sahip olması gerekiyor. Bir istismarı fark edebilmesi gerekiyor. Bu çok önemli bir konu. Birçok çocuk yaşadığı istismarın ne olduğunu bile bilmiyor ve durduramıyor. Nereden, ne zaman destek isteyeceğini bilmiyor. Mesela hala ensest meselesini konuşamıyoruz bu toplumda. Çünkü ödümüz kopuyor, o bize bir bomba gibi geliyor. Bizde şöyle bir alışkanlık var. Onu görmezden gelirsek, kaybolacağını düşünüyoruz. Hala üç evden birinde ensest var. Yani aile içi istismar. Bir kere dürüst olacaksınız. Yaşadığımız topluma karşı dürüst olmalıyız. Toplum olarak, devlet olarak, kurumlar olarak dürüst olmalıyız. İnkâr edemezsiniz. İnkar ettiğiniz an dünya cehennem olmaya devam eder, o çocuklar bunları yaşamaya devam eder. Bu durum kuşaklar boyu bir sürü insanı etkilemeye devam eder. Bizim bu durumlar karşısında bilinçli olmamız gerekiyor. Her birimizin bu konuyla ilgili yapabileceği çok ciddi şeyler var. Birçok insanın hayatını kurtarmak mesela. Görmezden geldiğinizde o sorunu elli yıl daha devam ettirmiş olursunuz. Bu soruna neden olan bütün başlıkları değerlendirip onunla ilgili çözümler düşünmek zorundayız.

Bu konuda medyaya da görev düşüyor değil mi?

Elbette. Yapılan haberlerde cinsiyetçilik yapılmazsa, ucuzculuk yapılmazsa, meseleler derinlemesine aktarılırsa çok güçlü bir şey yapılmış olur. Yoksa sadece üçüncü sayfa dramlarını anlatan, durmadan cinsiyetçilik yapan, bir cinsin diğerine yaptığını haklı gösteren korkunç kabahatli bir şey üretmiş oluyorsunuz. Şu an bütün haber kuşakları, gündüz programları üçüncü sayfa haberleriyle dolu. Orada yaşanan meseleleri istismar üzerine kurulu. Çözüm üretmez. Nerden, nasıl yaklaşacağınız konusunda size sadece cehalet pompalar ve dolayısıyla hepimiz bu meseleleri bizim dışımızda birileri tarafından yaşanan, şanssız insanların başına gelen ve bazı bölgelerde gerçekleşen meseleler olarak görürüz. Oysa ki bu sorunların bir parçası da biziz. Belki bir yakınımız çocuk yaşta evlendiriliyor ve biz seyirci kalıyoruz. Mesela su an istek dışı evlilikler ne yazık ki Suriye’den gelen, savaş mağduru çocuklar ve kadınlar üzerinden korkunç bir şekilde devam ediyor. Biz olaya şöyle bakıyoruz: “Suriyeliler geldi ve bizim aile düzenimizi bozdu”. Bu o kadar riyakarca bir cümle ki bu. Suriyeliler geldi diye bir şey yok. Orada savaş var. İnsanlar can derdinde. Oraya dönemezler. Bütün dünyanın iğrenç politikalarını uyguladığı bir coğrafya orası. İnsanlar can derdiyle en yakın topraklara göçtüler. Bir takım insanlarımız fırsatçılık yaparak, ikinci üçüncü eş olarak o kadınları satın aldılar ve adına ne diyorlar biliyor musunuz? “Biz onların hayatlarını kurtardık, namuslarını kurtardık” diyorlar.