Bu hafta fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kitabı “Ben, Ben Nü” isimli kitabını okuduktan sonra bu güçlü, eğitimli, kendi ayaklarının üzerinde durabilen kadınla görüşmek istedik. Kendisi bizi kırmadı. Kadınlarımızın yalnız olmadıklarını, onlara bir ümit, ışık olmak istediğini söyledi.

Biraz çocukluğunuzdan bahseder misiniz? 

 Çocukluğum 1970li yıllarda New York’ta geçti. Babam Birleşmiş Milletler’de doktor olarak görev yapıyordu ve yıllarca çalıştıktan sonra Baş Hekim olmuştu. Çok mütevazı bir yaşantımız vardı, ama aynı zamanda BM her şeyi karşıladığı için inanılmaz bir dikotomi içerisinde yaşıyorduk. Bir sürü lüks sayılacak tatil fırsatları vardı. İstanbul’a sık sık geliyorduk, okulumuz, sağlık sigortalarımız vs. ödeniyordu ama ilk başlarda çok azdı aldığı maaş. Amerika’da geçirdiğimiz yılları düşündüğümde maalesef annemi çok hatırlamıyorum. Anne dediğim köylü, çok tatlı bir kadın vardı yemek yapıp bize bakan. Aslına bakarsanız, babamın ve annemin de çok çalkantılı geçti evlilikleri. Annem büyük hayaller ile Amerika’ya taşınıp, bir sürü kırıklar ile oradan ayrıldı. Genel olarak çok mutlu bir çocukluğum vardı.  O da sanırım yapımdan kaynaklanıyor. Çok ufak yaşta çalışmaya başladım, kendi ayaklarım üstünde durmayı başardım. Herhalde bu da beni bir şekilde her ne yaşadıysam güçlü kıldı, yıkılmadım ve yeniden doğabildim.

Kitabınızda erkek şiddetti ile karşılaştığınızdan bahsetmişsiniz. Biraz yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Sanırım erkek şiddetini bir şekilde yaşamak zorundaydım. Ancestral karmadan dolayı. Babam çok dominant bir figürdü. Ona hem tapardım hem de ondan çok korkardım. Çünkü her ne kadar liberal ve modern bir erkekse de aynı zamanda çok konservatif ve çok katıydı. İleriki yaşta ister istemez baba figüründen dolayı hayatıma bu tarz erkekler seçtiğime inanıyorum. Ama şimdi artık kurtuldum! Bir sürü çalışmadan sonra çok farklı bir boyuta geçtiğime inanıyorum.

Sosyo-ekonomik seviyesi yüksek bir aileden geliyorsunuz. Çok iyi bir eğitim almışsınız. Birçok kadın, gidecek yerleri olmadığı için, şiddet gördükleri halde susuyorlar ve kabulleniyorlar. Siz neden sustunuz? Ya da ne oldu da “yeter artık” dediniz? 

Aslında sosyo-ekonomik seviyenin yüksekliği tartışılır. Evet, kırsal kesimden daha iyi durumdayız ve tarihi bir değerimiz var, o doğru. Ama yüksek seviye denemez.  Farklı bir kesitten desek daha doğru olacak. Ben neden sustum diye sorarsanız çünkü ümidim vardı. Onları hep değiştirebileceğimi ya da bütün bunların asla benim başıma gelmeyeceğini düşünerek kandırırdım kendimi.  Aşık olduğumu düşünüyordum ve herhalde öyleydim ama sağlıklı bir ruh hali değildi maalesef. Beynim yıkanmıştı ve açıkçası zayıftım. Bir çarkın içine girmiştim. Oradan çıkmak da çok ıstıraplı oldu, ama çıkabildim.

Biraz kitabınızdan bahseder misiniz? Sizi bu kitabı yazmaya iten ne oldu?

Birikim. Bir nevi terapi oldu benim için. Bunca kötü olay yaşadıktan sonra, neden paylaşıp bir ses olmayım dedim?  Kadınlarımızın yalnız olmadığını bilmelerini istedim. Bir ümit, bir ışık olmak istedim onlara.

Kadına şiddet ile ilgili bir çalışma yaptınız mı? Ya da yapmayı düşünür müsünüz?

2010 da Aşk Töre(n)leri diye bir sergi yapmıştım. Töre cinayetlerini anlatıyor. Yıllarca gazete kupürlerinden etkilenip, hikayelerini tekrar canlandırıp, fotoğraf karelerine dönüştürdüm.  İlk sergilerimden biri de 2006’da teslimiyet, kadın ve gelenekleri anlatıyordu.  Beşik kertmesi, zina, kumalık  gibi konuklara değinmiştim.

 

Bir Yorum Yazın