Bugün çok değerli bir yönetmeni ağırladık Üsküdar Üniversitesi’nde. Bingöl Elmas. Evcilik isimli belgeselini izlemiştik. Erken yaşta ve kendi istekleri dışında evlendirilen 4 çocuk gelinin hikayesini anlatan belgesel bir kez daha gerçekleri bize göstermişti. Kendisi ile irtibata geçtik ve okulumuza davet ettik. Bizi kırmadı. Radyo Televizyon ve Sinema bölümü öğrencilerimizle birlikte belgesel gösteriminin ardından kendisiyle sohbet ettik. Sonrasında da Güneşe Dokunan Kadınlar ekibimizle bir röportaj gerçekleştirdi. Bugüne kadar ettiğimiz en keyifli sohbetlerden biriydi.

Nasıl karar verdiniz bu belgeseli yapmaya? Ne oldu, ne gördünüz, ne farkettiniz de böyle bir belgesel yapmaya karar verdiniz?

Daha önceki filmimi çekerken okumalar yapıyordum bu konuyla ilgili. Türkiye’de kadın olmakla ilgili. Sonra Uçan Süpürge’nin çocuk gelinler çalışmasını fark ettim ve oradaki verilere baktım. Çok yüksek rakamlardan bahsediyorlardı. Zamanın değiştiğini, bu konunun belli bölgelere ait bir sorun olduğu düşünüyordu çoğu kişi. Oranların ne kadar yüksek olduğunu görünce bu konuya odaklandım ve bir baktım ki hepimiz çocuk gelinlerin çocuklarıyız aslında.

Bu kadınlar ile nasıl tanıştınız? Onları nasıl ikna ettiniz?

Gösterimler için çok şehir dolaşıyordum. Gittiğim yerlerde herkese haber bırakıyordum. Yüksekova’da kabul ettiler. Çekimlere başlayacağız. Hepsi birden vazgeçtiler. Önce kocaları ve babaları ikna etmeniz gerekiyor. Bu filmde yok ama önceki filmde Yıldız’ın kocasını ikna etmek için bir düğünde bütün gece halay çektiğimi biliyorum. Halay çekmeyi çok seviyorum ama demek istediğim, “Biz yabancı biri değiliz, sizden biriyiz”. Mesela Nevşehir’deki Hayriye abla orada çocuk-evlilikle ilgili bir çalışma yapıyordu. Onunla konuşmaya gittiğimizde torununun geldi ve bir anda Hayriye ablanın hikayesini fark ettik. Yine gösterim için Almanya’ya gittim. Orada Şaziye ile karşılaştık. Yollarımızın kesiştiği insanların hikayelerini fark edip, izinlerini aldık. Önceki projede asistanım olan bir arkadaşım Naze ile tanıştırdı bizi. Naze’yi ikna etmek için önce ben kendi hikayemi anlattım. Bu bir derinlemesine muhabbet. Zaten oralara “hadi ben geldim” deyip gidemiyorsunuz. Bir güven ilişkisi kurulması gerekiyor, bir tanıdığın olması gerekiyor, “bizim kız” denilmesi gerekiyor.  Bazı topluluklar çok kapalılar. Siz öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya “ben geldim. Sizin hikayenizi yapacağım” diyemiyorsunuz. O yüzden iyi ilişkiler lazım her şeyden önce, belgesel filmde de böyle. Bir insanın sizinle dertleşebilmesi için, sizinle güven ilişkisi kurması gerekiyor. Bu kadınları da ikna etmek hiç kolay olmadı. Bir keresinde Mardin’de bir çekim yapacaktık. Kadınlar kabul ettiler. Her şey hazır. Çekim yapılacak ama kadınlar bir anda vazgeçti. Birinci olarak medyatik bir durum istemiyorlar. İkincisi çok mahrem bir alan. Kapı kapı dolaştık, sohbet ettik. Tabii önce kocaları ya da babaları ikna ediyoruz. Onların bize inanmalarını istiyoruz. Güven ilişkisi kurmaya çalışıyoruz. Her birimiz onların hayatlarına misafir oluyor, onların hayatlarının içine giriyoruz. Mesela Feride’nin hikayesinin tamamını bilmiyorduk. Bize güvendi, ondan sonra bu kaçırılma hikayesini anlattı. Bunu anlattıktan sonra biz “Oley, müthiş bir hikaye” demedik. O bize izin verdiği halde biz bir sürü yere danışarak bu hikayeyi filme koyduk. Onun için risk oluşturmadığına inandığımız an filme koyduk. Bu kadınlarla ilişkilerimiz hala devam ediyor. Hala neler yaptıklarını biliyorum, takip ediyorum çünkü onlara karşı sorumluluk hissediyorum. Filmdeki tek erkek örneğin. Onu da korumaya çalışıyorum aynı zamanda. Aslında Lezgin’in yaptığı şey büyük bir kabahat. Medya hep onları gösteriyor. Bıyıklı, şalvarlı adam. Bütün diziler, bütün filmler bunları karikatürize ediyor ya da içini boşaltıyor, ya da hedef haline getiriyor. Cahil kişi ikonunu onun üzerinden yaratıyor. Ama Lezgin benim için o değil. Benim için o da bir kurban. “Ben, benim normlarımın içinde bunları yapıyorum” diyor her ne kadar başka bir tercih yapabilme şansı varsa da. O içinde bulunduğu koşullarda onun için ölmüş karsının yerine iş görebilecek birini almasının bilinci Lezgin’in bilinci değil, toplumsal bir bilinç. Onu öğrenmiş. Bazı insanlar, “Aklı var, kafası var, düşünsün” diyorlar. Düşünmeyi bilmek, sorgulamayı bilmek de bir donanım gerektiriyor. “Vicdanlı davransın” diyorlar. Vicdan dediğiniz şey hazırda yetişmiş bir şey değil. Vicdan dediğiniz şeyi de öğretiyorsunuz. İyi olmayı, doğru seçim yapmayı, sağlıklı seçim yapmayı öğretiyorsunuz. İyi insan ve kötü insan diye net bir ayrım yok. Çok iyi insandır ama bir sürü konuda, bir sürü sorunlara neden oluyordur. Cehenneme giden iyi niyet taşlarını döşüyordur mesela. E siz ona “iyi insan” deyip rafa kaldıramazsınız. Bütün bunlar çok uzakta, yabancı, bilmediğimiz şeyler değil aslında. Erkeklerin büyük bir bölümü, yaptıklarının bir başkasının hakkını ihlal anlamına geldiğini bilmiyor. Farkında değiller çünkü o toplumun içine doğuyorlar. Onlara bir erkeklik modeli, kadınlara da bir kadınlık modeli veriliyor. Hazır üzerine giydirilen bir kumaş oluyor, o da onun gerekliliklerini yerine getiriyor. Ama biz bilinçli bireyler olarak, üzerimize giydirilen bu şeyin sorunlu olan yerlerini üzerimizden çıkartmak zorundayız. Bu bana diğer bireye haksızlık yapmayı getiriyorsa beraberinde, ben bunu söküp kendimce yeniden dikmenin yolunu öğrenmek zorundayım. Mesela bir köy var, oradaki herkes dilencilik yapıyor ya da bir köy var, herkes hırsızlık yapıyor. Şimdi bütün bu insanlar kötü mü? Ya da başka bir coğrafyada insanlar ön dişlerini kırıyorlar. Bunun estetik olduğunu düşünüyorlar. Kırık dişli olmanın güzel olduğunu düşünüyorlar. Bu bize çok garip geliyor ama içine doğunca onun estetik anlayışı, onun iyilik anlayışı içinde başka bir yere oturuyor. Bütün bunlarla birlikte etraflıca mevzulara baktığınızda daha farklı şeyler görüyorsunuz.

Siz peki ne hissettiniz o hikayeleri duyunca?

Bilseniz de, boyutu sizi şaşırtıyor. Mesela Feride’nin hikayesi taş gibi üzerimize çöktü. O kadar küçücük bedenin, bu kadar büyük şeylerin içinden sağ çıkıp gelmesi çok etkileyiciydi. Ya da ne bileyim yaşadığı her şeyin içinden çıkıp Hayriye ablanın kendi hayatını kurmayı başarması da çok etkileyiciydi. Hem fark ediyorsunuz, hem onların gücü karşısında etkileniyorsunuz, hem de meselenin büyüklüğü karşısında eziliyorsunuz. Bir sürü duygusal ve düşünsel karşılığı var.

Geri dönüşler nasıl oldu?

Antakya’da bir köyde gösterdik belgeseli. Çok ilginç bir deneyimdi. İlk kez kadın ve erkeklerin aynı ortamda bulunduğu bir gösterim yaptık. Bir anda salonda bir kıpırdanma oldu. Kadınlar çıkmaya çalıştılar. Erkekler “Bize neden bunu gösteriyorsunuz? Ne demek istiyorsunuz? Siz bize cahil diyorsunuz” dediler. Ama filmin sonunda hüngür hüngür ağlayıp, “Benim yardıma ihtiyacım var” diyenler de oldu. Bence bu filmin sonrası da filmdi. Çünkü bu hikayeler devam ettiler. Mesela bu filmin yurt dışında, ABD’de gösterilmesiyle birlikte bir fon oluştu ve buradaki kız çocukları için eğitim bursu vermeye başladılar. Bu benim için çok etkileyici bir şey. Yani sizin filminiz bir şeye öncülük ediyor, bir şey başlatıyor. Üniversite öğrencileri evlenmek üzere olan arkadaşlarını ikna ettiler. Dernekler kuruldu. 4-5 tane tez çalışması hazırlandı. Bu alanda niye uğraşıyorsunuz diye soruyorlar bana. Bence bu bizim için temel nokta. İşe yaradığını hissediyorsun. Çok kıymetli bir şey bu. Bir alkıştan, bir ödülden daha güçlü bir şey bu. Bu sorunların bir parçası da biziz. Belki arkadaşınız, belki ailenizden biri. Biz seyirci kalıyoruz. Bu bile suç ortaklığı yapmaktır. O insanlara destek olmamak suç ortaklığıdır. Kadınları, çocukları “Aman anandır, aman karındır” diye teşvik edersiniz bu da suç ortaklığıdır. Ben bu filmde köy kasaba her yerde gösterim yaptım ve çok ilginç deneyimler yaşadım. Kendi hikayesi olan insanlar bu filme çok reaksiyon gösterdi. Ya çok güldüler, ya çok ağladılar ya da filmin sonunda destek istediler. İzleyicilerden biri , “Teşekkür ederim. Ben annemi bugüne kadar hiçbir şekilde anlamıyordum, annemden nefret ediyordum ama şimdi anlıyorum ki çocuk yaşta evlenmiş, sorumluluğu üstlenememiş. Kabahat onda değilmiş”. Bizim memlekette şöyle bir şey var. Meseleyi hep kuyruğundan tutarız, hep sonuçları üzerinden değerlendiririz. Dolayısıyla çözümleri de sonuçlar üzerinden kurmaya çalışıyoruz. Bu durumda doğru tanıyı koyamıyoruz. Başka ülkelerde çocuk yaşta evliliklerin engellenmesi, çocukların korunması konusunda birçok yasa var. Biz zannediyoruz ki Türkiye’de bu durum babaannelerimizin döneminde kaldı. Hayır halen var. İnanılmaz boyutta devam ediyor. Bu evlilikler yasal olarak engellenmeli ve bunun yolu bir an önce bulunmalı. Bu insanları güçlendirmeliyiz. Çocuk hakkı ihlalinde kendi haklarını bilmeleri konusunda çocukları bilinçlendirmeliyiz. Ama öncelikle çocuk evlilikleri engellemeliyiz. Bizim toplumumuzda erkek çocuklar dışarı için, kız çocuklar ev için eğitiliyor ve evliliğe hazırlanıyorlar. Tamam hazırlanabilir ama o çocuğun güçlendirilmesi, kültürel ve fiziksel açıdan donanımlı olması gerekiyor. Birey olmayı bilmesi gerekiyor. Hayır demeyi öğrenmesi gerekiyor. Şiddete karşı çıkacak bilince sahip olması gerekiyor. Bir istismarı fark edebilmesi gerekiyor. Bu çok önemli bir konu. Birçok çocuk yaşadığı istismarın ne olduğunu bile bilmiyor ve durduramıyor. Nereden, ne zaman destek isteyeceğini bilmiyor. Mesela hala ensest meselesini konuşamıyoruz bu toplumda. Çünkü ödümüz kopuyor, o bize bir bomba gibi geliyor. Bizde şöyle bir alışkanlık var. Onu görmezden gelirsek, kaybolacağını düşünüyoruz. Hala üç evden birinde ensest var. Yani aile içi istismar. Bir kere dürüst olacaksınız. Yaşadığımız topluma karşı dürüst olmalıyız. Toplum olarak, devlet olarak, kurumlar olarak dürüst olmalıyız. İnkâr edemezsiniz. İnkar ettiğiniz an dünya cehennem olmaya devam eder, o çocuklar bunları yaşamaya devam eder. Bu durum kuşaklar boyu bir sürü insanı etkilemeye devam eder. Bizim bu durumlar karşısında bilinçli olmamız gerekiyor. Her birimizin bu konuyla ilgili yapabileceği çok ciddi şeyler var. Birçok insanın hayatını kurtarmak mesela. Görmezden geldiğinizde o sorunu elli yıl daha devam ettirmiş olursunuz. Bu soruna neden olan bütün başlıkları değerlendirip onunla ilgili çözümler düşünmek zorundayız.

Bu konuda medyaya da görev düşüyor değil mi?

Elbette. Yapılan haberlerde cinsiyetçilik yapılmazsa, ucuzculuk yapılmazsa, meseleler derinlemesine aktarılırsa çok güçlü bir şey yapılmış olur. Yoksa sadece üçüncü sayfa dramlarını anlatan, durmadan cinsiyetçilik yapan, bir cinsin diğerine yaptığını haklı gösteren korkunç kabahatli bir şey üretmiş oluyorsunuz. Şu an bütün haber kuşakları, gündüz programları üçüncü sayfa haberleriyle dolu. Orada yaşanan meseleleri istismar üzerine kurulu. Çözüm üretmez. Nerden, nasıl yaklaşacağınız konusunda size sadece cehalet pompalar ve dolayısıyla hepimiz bu meseleleri bizim dışımızda birileri tarafından yaşanan, şanssız insanların başına gelen ve bazı bölgelerde gerçekleşen meseleler olarak görürüz. Oysa ki bu sorunların bir parçası da biziz. Belki bir yakınımız çocuk yaşta evlendiriliyor ve biz seyirci kalıyoruz. Mesela su an istek dışı evlilikler ne yazık ki Suriye’den gelen, savaş mağduru çocuklar ve kadınlar üzerinden korkunç bir şekilde devam ediyor. Biz olaya şöyle bakıyoruz: “Suriyeliler geldi ve bizim aile düzenimizi bozdu”. Bu o kadar riyakarca bir cümle ki bu. Suriyeliler geldi diye bir şey yok. Orada savaş var. İnsanlar can derdinde. Oraya dönemezler. Bütün dünyanın iğrenç politikalarını uyguladığı bir coğrafya orası. İnsanlar can derdiyle en yakın topraklara göçtüler. Bir takım insanlarımız fırsatçılık yaparak, ikinci üçüncü eş olarak o kadınları satın aldılar ve adına ne diyorlar biliyor musunuz? “Biz onların hayatlarını kurtardık, namuslarını kurtardık” diyorlar.

 

 

Bir Yorum Yazın